1-
Kesinleşmiş disiplin cezasının yeni bir idari işlemle ortadan
kaldırılmayacağı.(Danıştay 8.D. Esas:
1998/4988 ; Karar : 1998/3015)
2-
Memurun amirine bağırıp çağırması hürmetsizliktir. (Danıştay 5.D. Esas: 1963/4205 ; Karar : 1968/156)
3-
Memur hakkında soruşturmanın
yapılabilmesi için yetkili makamın soruşturma emri vermesi gerekir.(Danıştay 2.D.Esas: 1975/1689
; Karar : 1976/214)
4-
Sanığın savunması alınmadan karar verilemez. İdari
soruşturmanın CMUK’ un 181.maddesine göre yürütülmesi gerekir.(Danıştay 2.D. 27.01.1976, Esas: 1975/1674
; Karar: 1976/227)
5-
İdare, yürütmekle sorumlu bulunduğu kamu hizmetlerinin
gereklerine uygun hareket etmeleri
yolunda kamu görevlilerinin dikkatini her zaman çekebilir.(Danıştay 5.D. 03.10.1977 Esas: 1974/8042 ; Karar: 1977/4295)
6-
Memurun memura hakareti ve memurun memuru dövmesi, resen
soruşturulması gereken suçlardan olması nedeniyle kovuşturmanın yapılması
engellenemez.(Danıştay 2.D. 1976/809
sayılı karar.)
7-
Memurun memura hakareti ve memurun memuru dövmesi re’sen
soruşturulması gereken suçlardan olması nedeniyle, kişisel yakınma olmadığı
yada davadan vazgeçildiği gerekçesiyle kovuşturmanın yapılması engellenemez.(D.2.D.
E: 1976/1073 ; K: 1976 /1609)
8-
657 sayılı Yasanın 125.maddesinin D fıkrasının d bendinde
amirine veya emrindekilere karşı küçük düşürücü veya aşağılayıcı eylem ve
hakaretlerde bulunma eylemine karşı uygulanacak cezanın eylemin mesai saati
dışında veya içinde yapılmış olması biçiminde bir ayırım yapılmamıştır. Eylemin
çalışma saati dışında ve yemekli bir toplantıda meydana geldiği
gerekçesiyle,dava konusu işlemi iptal eden İdare Mahkemesi kararında hukuka
uyarlık bulunmamıştır.(Danıştay
8.D.Esas:1991/1961 ; Karar : 1991/1782)
9-
4357 sayılı kanunun 11.maddesi uyarınca kurulan sandığa, 4306
sayılı kanunla getirilen düzenlemeler “ilkokul” ve “ortaokul” ibareleri
“ilköğretim okulu” olarak değiştirildiğinden sonra ilkokul kurumu ve ilkokul
öğretmenliği kavramlarından söz etmek olanaksız bulunduğundan,yeni bir
düzenleme yapılıncaya kadar ilköğretim okullarında görevli öğretmenlerin üye
olmaları konusunda yasal bir zorunluluk bulunmadığı.(Danıştay 1.D. Esas : 1999/56 ; Karar : 1999/70)
10-
Davacının,yürütmenin durdurulması kararı üzerine göreve
başlatıldıktan üç gün sonra bu görevden alınmasının,yürütmenin durdurulması
kararını etkisiz bırakma amacını taşıyan, Anayasanın ve 2577 sayılı yasanın
sözüne ve özüne aykırı bir uygulama olduğu hk.(D.5.D.,12.09.1991,K:91-178,E:88-3400)
11-
Müfettiş raporunda getirilen teklif doğrultusunda, görev yeri
değiştirilen ve bu işlemi dava konusu etmeyen davacının, beraat etmiş olması
mutlaka eski görevine döndürülmesini gerektirmeyip, hakkındaki suçlamaların
niteliği ile görevinin özelliği göz önüne alınarak takdir yetkisinin, davacının
eski görevine atanmaması yönünde kullanılmasında sebep ve amaç yönlerinden
hukuka aykırılık bulunmadığı hk.(D.5.D.,16.09.1992,K:92-2269,E:91-791)
12-
Memur iken işlediği disiplin suçundan ötürü hakkında
soruşturmaya başvurulmuş, ancak bu soruşturma bitmeden görevden herhangi bir
nedenle ayrılmış kişi hakkında da soruşturmanın sürmesi, gereken kararın
alınması ve bunun uygulama olanağı olmasa bile sicil dosyasına saklanması
gerekeceği hk.(D.3.D.,27.01.1977,K:77-42,E:77-47)
13-
Derslerde kız öğrencilerin başlarını örtmelerine göz yumduğu
anlaşılan imam hatip lise müdürüne 657 sayılı yasanın 125/C maddesi uyarınca
idarece 4 ay kısa süreli durdurma cezası
verilmesinde isabetsizlik olmadığı hk.(D.10.D.,17.03.1986,K:86-549,E:84-319)
14-
657 sayılı yasaya göre,aleyhine yargı yoluna başvurulması
olanaksız bulunan kınama cezasının,savunma alınmadan,verilmesi halinde de yargı
denetimine tabi tutulamayacağı hk.(D.10.D.,29.05.1986,K:86-1328,E:84-2529)
15-
Öğretmen olan davacının, Bağ-Kur’da geçen hizmet süresinin 657
sayılı Yasanın 36/C-5 maddesi uyarınca intibakında değerlendirilmesi gerektiği.(Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu
Esas:1994/488,Karar:1995/728)
16-
Açıklanan nedenlerle, davalı idarenin temyiz isteminin reddi
ile İdare Mahkemesince verilen kararın yukarıda belirtilen gerekçe ile
onanmasına karar verildi. (D.5.D. 16.2.1993, E. 92/5699, K. 93/609)
17-
Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Eğitim
Araştırmaları Merkezi ve Akşam Sanat Okulu Matematik öğretmeni olarak görev
yapmakta iken düzenlediği inceleme ve değerlendirme raporlarındaki
görüşlerinden dolayı 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 125/B-a maddesi
uyarınca “kınama” cezası ile cezalandırılan davacı; usul ve zamanaşımı
hükümlerine aykırı olarak verilen kınama cezalarına karşı yargı yolunun
kapalı olmadığını, cezanın gerekçesini oluşturan suçlama ile buna ilişkin
bildirimlerin savunma hakkını ortadan kaldırabilecek ölçüde genel, soyut,
belirsiz ve dayanaksız olduğunu, soruşturulmaya başlanıldığının kendisine
açık ve yazılı olarak bildirilmesi zorunluluğuna uyulmaması suretiyle savunma
hakkının engellendiğini, soruşturmayı açan ve cezayı veren makamın aynı
olması nedeniyle yok hükmünde olduğu ileri sürülerek “kınama” cezasına ilişkin
20.08.2003 günlü ve 4666/73034 sayılı işlemin iptaline karar verilmesi
istenilmektedir.
SAVUNMANIN ÖZETİ :657 sayılı Kanunun 135.
maddesi hükmüne göre davacı hakkında verilen cezaya karşı itiraz edilebileceği,
dava açma olanağı bulunmayan disiplin cezasına karşı açılan davanın öncelikle
incelenmeksizin reddi gerektiği, esas yönünden ise; halen Ankara ilinde
öğretmen olarak görev yapan davacının daha önce Talim ve Terbiye Kurulu
Başkanlığı Eğitim Araştırmaları Merkezi ve Akşam Sanat Okulu öğretmeni iken
hakkında Bakanlık Müfettişlerince düzenlenen 16.06.2003 gün ve 8847/33, 34, 27
sayılı soruşturma raporunda; düzenlediği inceleme ve değerlendirme raporlarında
bir çok hatalarını tespit ettiği eğitim araçları için eğitim ve öğrenim
açısından uygun olduğu yönünde görüş bildirmek suretiyle ilgili öğretim
araçlarının öğretim kurumlarına tavsiye edilmesine sebep vermesi nedeniyle
idari yönden teklifi ile birlikte disiplin yönünden de 657 sayılı Kanunun
125/B-a maddesi uyarınca kınama cezası ile cezalandırılması önerisi
doğrultusunda verilen cezanın yasal olduğu iddiasıyla davanın reddi gerektiği
savunulmaktadır.
TÜRK
MİLLETİ ADINA
Karar veren Ankara 5. İdare Mahkemesi’nce işin
gereği görüşüldü;
Dava, Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye
Kurulu Eğitim Araştırmaları Merkezi ve Akşam Sanat Okulunda görev yapmakta iken
düzenlediği inceleme ve değerlendirme raporlarındaki görüşlerinden dolayı
davacının 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 125/B-a maddesi uyarınca
“kınama “ cezası ile cezalandırılmasına ilişkin 20.08.2003 günlü ve 4666/73034
sayılı işlemin iptali istemiyle açılmıştır.
T.C. Anayasasının 129/3. maddesinde; uyarma ve
kınama cezalarıyla ilgili olanlar hariç, disiplin kararlarının yargı
denetimi dışında bırakılamayacağı belirtilmiştir.
657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 135.
maddesinde; disiplin amirleri tarafından verilen uyarma ve kınama cezalarına
karşı itirazın varsa bir üst disiplin amirine yoksa disiplin kurullarına
yapılabileceği; aylıktan kesme, kademe ilerlemesinin durdurulması ve Devlet
Memurluğundan çıkarma cezalarına kaşı idari yargı yoluna başvurabileceği,136/3.
maddesinde de;itiraz edilmeyen kararlar ile itiraz üzerine verilen kararların
kesin olup, bu kararlar aleyhine idari yargı yoluna başvurulamayacağı hükmüne
yer verilmiştir.
Davacının da aralarında bulunduğu Milli Eğitim
Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı görevlileri hakkında yapılan
soruşturma sonucu düzenlenen 16.06.2003 günlü ve 8847/33, 34, 27 sayılı rapor
doğrultusunda, davacıdan savunmasının istenilmesi, disiplin cezasının verilmesi
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu hükümlerine göre yürütülmüştür.
Buna göre, uyuşmazlığın esasına girmeden önce
Anayasa ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun yukarıda yer alan hükümlerini
adil yargılanma hakkı, hak arama özgürlüğü ve Anayasanın 90. maddesinde yapılan
değişiklikle birlikte ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anayasanın “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36.
maddesinde; herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı
mercileri önünde davacı ve davalı kimliğiyle sav ve savunma hakkına sahip
olduğu belirtilmiştir. Sav ve savunma hakkı birbirini tamamlayan ve birbirinden
ayrılması olanaksız niteliğiyle hak arama özgürlüğünün temelini oluşturur.
Önemi nedeniyle hak arama özgürlüğü yalnız toplumsal barışı güçlendiren
dayanaklardan biri değil aynı zamanda bireyin adaleti bulma, hakkı olanı elde
etme, haksızlığı önleme uğraşının da aracıdır. Bu hakkın kullanılması, yerine
getirilmesi olabildiğince kolaylaştırılmalı, olumlu ya da olumsuz sonuç almayı
geciktiren, güçleştiren engeller kaldırılmalıdır.
Adil yargılanma hakkı, temel insan haklarından biri
olması dolayısıyla 1948 yılında dünya devletlerince kabul edilen ve bir
başlangıç teşkil eden İnsan Hakları Evrensel Bildirisinde tanınmış ve
uygulanabilir evrensel bir ilke olarak kendine yer bulmuştur. 1948’den bu yana
uluslararası bir gelenek haline gelmiş olan bu hak, takip eden yıllarda Kişisel
ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve diğer sözleşmelerle yaygınlık
kazanmıştır.
Çeşitli sözleşmelerle zamanla ayrıntılı
düzenlemelere gidilen bağlılığı artan bu hak, ulusal alanlarda da etkisini göstermiş
ve devletlerin bu yapı içinde muhakemenin ulusal yasalara uygun olup olmadığı,
ulusal yasaların uluslararası adil yargılanma güvenceleriyle uyumlu olup
olmadığı ve yasaların uygulanma biçiminin uluslararası standartlara aykırılık
taşıyıp taşımadığı noktalarında yasaların uluslararası uzlaşmaya uyumlaştırma
çabalarını getirmiştir.
Türkiye’de de adil yargılanma hakkının içerdiği
pek çok ilke ve hak, Anayasa’nın 36, 38, 125, 138 ve 142. maddesinde yer
almasına rağmen, 2001 yılında Anayasa’da yapılan değişiklikle kavram olarak 36.
maddede yer verilmek suretiyle Anayasa’nın bir parçası haline getirilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’de
idarenin eylem ve işlemlerinin yargı denetimi dışında tutulmasının adil
yargılanma hakkının ihlali olarak kabul etmektedir.Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi “Hakansson ve Sturesson-İsveç”
davası ile ilgili olarak; uyuşmazlık konusunun sadece hükümet tarafından
karara bağlanmasının, ne olağan mahkemeler ne idare mahkemeleri ne de 6. madde
açısından mahkeme olarak kabul edilebilecek bir kurul tarafından hukukiliğin
denetiminin mümkün olmamasının mahkemeye başvurma hakkının ihlali olduğu, “Pudos-İsveç” davasında da; başvurucunun taşımacılık
ruhsatının Bölge İdare Kurulu tarafında iptal edilmesi sonrasında, son itiraz
mercii ve bu uyuşmazlığı karara bağlayan makam olan İletişim ve Ulaştırma
Bakanlığının kararına karşı bir mahkemeye veya mahkeme olarak kabul
edilebilecek herhangi bir kurula başvurma imkanının olmamasının, ihlal olduğuna
karar vermiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi benzer şekilde “Zander-İsveç” davasında da; başvurucunun arazisinin
bitişiğinde yer alan ve çöplük olarak kullanılan arazi nedeniyle içme suyunun
kirlendiği iddiasıyla çöp boşaltan şirketin ruhsatının yenilenmesi ve
faaliyetlerinin genişletilmesine yönelik olarak ilkin Ruhsat Kuruluna başvurmuş
ve bu Kurulun ret kararına karşı da hükümete yaptığı itirazın reddine karşı
yargı denetimi tanınmadığı için adil yargılanma hakkına aykırılık olduğu
belirtilmiştir.
Özetle, tarafsızlığı ve bağımsızlığından kuşku
duyulmayacak şekilde oluşturulmuş bir mahkemeye başvuru olanağının tanınmadığı
bir idari rejimin adil yargılanmaya uygun olmadığı ilkesinin kabul edildiği
görülmektedir.
Disiplin cezalarına karşı yargı yolunun kapalı
olmasının adil yargılanma hakkına aykırılığı ile ilgili yapılan bu
açıklamalardan sonra “hak arama özgürlüğü” ve Anayasa’nın 90. maddesinde
yapılan değişiklikle uyumlu olup olmadığı ortaya konulmalıdır.Anayasa’nın 90.
maddesinin, “usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun
hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa
Mahkemesine başvurulamaz” biçimindeki son fıkrasına “usulüne göre
yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası
antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle
çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.”
cümlesinin eklenmesi nedeniyle “hak arama özgürlüğü” açısından bu konunun
değerlendirilmesi gerekmektedir.Uluslararası Sözleşmelerin Türk hukukundaki
yerini doğrudan doğruya düzenleyen hüküm Anayasa’nın 90. maddesinin yukarıda
yer verilen son fıkrasıdır.Bu hükümle birlikte,Anayasanın 15, 16, 42 ve 92.
maddelerinde de uluslararası hukuka, dolayısıyla uluslararası sözleşmelere
göndermede bulunulmuştur.Bu nedenle, öncelikle uluslararası sözleşmelerin Türk
hukukundaki yeri belirlenmelidir.
Anayasanın 15. maddesinde, temel hak ve
özgürlüklerin kullanımı konusunda alınacak tedbirlerin uluslararası hukuk
karşısındaki konumu,16. maddesinde, temel hak ve özgürlüklerin yabancılar için
kullanımlarının uluslararası sözleşmeler karşısındaki yeri, 92. maddesinde
de,savaş ilanı ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine
veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisinde
uluslararası sözleşmelerle ilgili atıflar bulunmaktadır.
Anayasanın yukarıda yer verilen hükümleri ile
uluslararası hukuk kuralları,dolayısıyla sözleşmeler ile ilgili düzenlemeler
yapılmıştır.Bu maddelerde belirtilen konulara ilişkin kurallar getiren sözleşme
hükümlerini garanti altına alarak bunlara anayasal bir değer yüklenmiştir.
Uluslararası sözleşmeler konusunda yukarıda yer
aldığı üzere, özel hükümler getiren maddeler ile birlikte, genel olarak
sözleşmelerin Türk hukukundaki hiyerarşik yerini 90. madde düzenlemiştir.Fıkranın
birinci cümlesine göre, usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslararası
sözleşmeler kanun hükmündedir. Uluslararası sözleşmenin kanun hükmünde olması
nedeniyle Türk Hukuk düzeninde doğrudan hüküm doğurucudur. Fıkranın ikinci
cümlesine göre, andlaşmalar hakkında Anayasa
Mahkemesine başvurulamayacaktır. Buna göre, uluslararası sözleşmelerin
Anayasaya aykırı olduğunun ileri sürülememesi uluslararası hukukun üstünlüğünün
teyidi olduğu, uluslararası sözleşmeler ile Anayasa arasında bir uyuşmazlık olması
durumunda uluslararası sözleşmelerin üstünlüğü doktrinde de kabul görmüştür.
Kaldı ki;Anayasanın 129/3. maddesinde yer
alan “uyarma ve kınama cezalarıyla ilgili olanlar hariç, disiplin kararlarının
yargı denetimi dışında bırakılamayacağına” ilişkin düzenlemeden de, uyarma ve
kınama cezalarına karşı mahkemeye başvurma hakkını tanıyan iç hukuk
kurallarının da Anayasa’ya aykırı olmadığının da yasa koyucu tarafından
amaçlandığının anlaşılması gerekir.
Uluslararası sözleşmelerin iç hukukta geçerliliği
ve Anayasa’da önceden de yer alan düzenlemeler ile ilgili bu açıklamalardan
sonra son Anayasa değişiklikleri ile yeni oluşan hukuksal durum ve iç hukuk
kurallarına etkisi üzerinde değerlendirmede bulunulması şarttır. 2001 yılında
gerçekleştirilen Anayasa değişiklikleri öncesinde hazırlanan 37 maddelik
Anayasa değişiklikleri paketinde onaylanmış uluslararası sözleşmelerin iç
hukuktaki yeri ve değeri konusunda yer alan “kanunlar ile milletlerarası
antlaşmaların çatışması halinde milletlerarası anlaşmalar esas alınır”
şeklindeki düzenlemeden son anda vazgeçilmiştir.Anayasanın 90. maddesinde
yapılması düşünülen bu değişiklik yukarıda yer verilen haliyle 22.05.2004 günlü
ve 25449 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
5170 sayılı Yasa’nın 7. maddesi ile yapılan
değişikliğin Anayasa Komisyonu’nda yapılan görüşmeler neticesinde gerekçesi;
“uygulamada usulüne göre yürürlüğe konulmuş insan haklarına ilişkin
milletlerarası antlaşmalar ile kanun hükümlerinin çelişmesi halinde ortaya
çıkacak bir uyuşmazlığın hallinde hangisine öncelik verileceği konusundaki
tereddütlerin giderilmesi amacıyla 90. maddenin son fıkrasına hüküm
eklenmektedir.” şeklindedir.
Yasa koyucu temel hak ve özgürlüklere ilişkin
milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi
nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklar demek suretiyle yargı yetkisini Türk
milleti adına kullanan “adli, idari ve askeri yargı” yerleri ile birlikte
yasama ve yürütme organının da yeni kural çerçevesinde hareket etmeleri
gerektiğini belirtmiştir. Yargı yetkisini kullanan mahkemelerin yetkilerinin kullanımı
ile ilgili düzenlemeler Anayasa’nın 9. ve 138. maddelerinde yer almaktadır.
Anayasanın 9. maddesinde, yargı yetkisinin Türk Milleti adına bağımsız
mahkemelerce kullanılacağı, 138. maddesinde de, yargıçların görevlerinde
bağımsız olduklarını, Anayasa, yasa ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine
göre hüküm vereceklerini, hiçbir organ, makam, merci ve kişinin, yargı
yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve yargıçlara emir ve talimat veremeyeceklerini
ve genelge gönderemeyeceklerini, tavsiye ve telkinde bulunulamayacağını kesin
bir dille kurala bağlamaktadır.
Anayasanın 138. maddesinde yer alan “hukuka” uygun
karar vermenin iç hukuk yanında uluslararası hukuk da dahil olarak anlamak
gerekir. Ulusal
üstü hukuk herhangi bir şekilde ulusal hukuka dahil olmuşsa yargı yetkisini
kullanan hakimlerin bunu göz önünde bulundurması zorunludur.
Yeni metinde yer alan “temel hak ve özgürlüklerin”
iç hukukta yer alan temel hak ve özgürlüklerle sınırlı olmaması gerekir.
Usulüne uygun yürürlüğe giren tüm uluslararası sözleşmelerde yer alan temel hak
ve özgürlüklerin kapsam içinde bulunduğu anlaşılmaktadır.Uluslararası insan
hakları hukukunun anlaşma, sözleşme, şart, pakt gibi belgelerce tanıdığı ve
güvenceye aldığı tüm insan hakları bu güvence altındadır.
Yapılan bu açıklamalar ışığında Uluslararası İnsan
Hakları Hukukunun temel belgelerinden olan ve Türkiye tarafından da kabul
edilerek onaylanan Birleşmiş Milletler Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesinin
ilgili hükümlerinin Anayasamızda ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun
disipline ilişkin hükümler içeren maddelerindeki “uyarma ve kınama"
cezalarına ilişkin kuralların aynı konuda farklı düzenlemeler içerip
içermediğinin belirlenmesi gerekmektedir.
Türkiye tarafından 15 Ağustos 2000 tarihinde
imzalanan ve 4 Haziran 2003 tarihinde TBMM’de onaylanan Birleşmiş Milletler
Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi 4868 sayılı Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin
Uluslararası Sözleşmenin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanunun 18
Haziran 2003 günlü ve 25142 sayılı Resmi Gazetede yayınlanmasıyla yürürlüğe
girmiştir. Sözleşmenin Başlangıç bölümünde; “bu sözleşmeye taraf devletlerin
Birleşmiş Milletler Şartı’nda ilan edilen prensiplere göre insanlık ailesinin
bütün üyelerinin doğuştan sahip oldukları insanlık onurunu ve eşit ve
vazgeçilmez haklarını tanımanın yeryüzündeki özgürlük, adalet ve barışın temeli
olduğunu dikkate alarak, bu hakların insanın doğuştan sahip olduğu insanlık
onurundan türediğini kabul ederek, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ne uygun
bir biçimde korkudan ve yoksulluktan kurtulma özgürlüğünü kullanabilen özgür
insan idealinin ekonomik ve sosyal ve kültürel hakları ile birlikte kişisel ve
siyasal haklarını da kullanabildiği şartların yaratılması halinde
gerçekleşebileceğini kabul ederek Birleşmiş Milletler Şartı’na göre devletlerin
insan haklarına ve özgürlüklerine her yerde saygı gösterilmesini sağlama ve bu
haklara ve özgürlüklere uygun davranma yükümlülüğünü dikkate alarak, içinde
yaşadıkları topluma ve diğer bireylere karşı ödevleri bulunan bireylerin, bu
sözleşmede tanınmış olan hakları ilerletme ve bu haklara uyulmasını sağlamak
için çaba gösterme sorumluluğu bulunduğunun farkında olarak, aşağıdaki
hükümlerde anlaşmışlardır” hükmüne yer verilmiştir.
Birleşmiş Milletler Siyasi ve Medeni Haklar
Sözleşmesinin III. Bölümünde yer alan “Adil yargılanma hakkı” başlıklı
14. maddesinde ise; herkesin mahkemeler ve yargı yerleri önünde eşit oldukları,
herkesin hakkındaki bir suç isnadının veya hak ve yükümlülükleri ile ilgili bir
hukuki uyuşmazlığın karara bağlanmasında, hukuken kurulmuş yetkili, bağımsız ve
tarafsız bir yargı yeri tarafından adil ve aleni olarak yargılanma hakkına
sahip oldukları belirtilmiştir.
Sözleşmenin yukarıda yer verilen maddesi ile “hak
arama özgürlüğü” güvenceye alınmıştır.Temel insan haklarından olan bu hakkın
kullanılabilmesi için hiçbir kısıtlamaya tabi olmaması gerekir.Mahkemeye
başvurma hakkını engelleyen tüm yasaklamaların Sözleşme’ye de aykırı olacağı
tartışmasızdır. Adil yargılanma hakkının tam ve koşulsuz gerçekleşmesi ve
mahkemeye başvurma hakkının güvenceye alınması konularında sınırsız hükümler
içermesi nedeniyle birçok ulusal ve uluslararası kurallara göre ileri durumda
bulunan Sözleşmenin kısıtlayıcı hükümler içeren kurallara göre öncelikli kabul
edilerek uyuşmazlıkların çözümünde uygulanması çağdaş hukuk anlayışının doğal
bir sonucudur.
Buna göre, hak arama özgürlüğüne yönelik temel
hükümler içeren ve uluslararası ölçekli insan hakları hukukunun kaynağı olan ve
Türkiye tarafından da imzalanarak yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Siyasi ve
Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesinin “adil yargılanma hakkı” başlıklı 14.
maddesinin mahkemeye başvurma hakkının hiçbir şekilde kısıtlanmamasını öngören
hükümleri ile “uyarma” ve “kınama” cezalarına karşı yargı yolunu kapayan iç
hukuk düzenlemelerinin aynı konu hakkında farklı hükümler içermesi nedeniyle,
Anayasa’nın 90. maddesinde yargı organlarını da bağlayıcı şekilde yapılan
değişiklik sonrasında oluşan son hukuki durum karşısında, BM Siyasi ve Medeni
Haklar Uluslar arası Sözleşmesinin 14/1. maddesinin bu uyuşmazlıkta esas
alınması gereken hukuk kuralı olduğu sonucuna varılmıştır.
Buna göre, “uyarma” ve “kınama” cezalarına karşı
yargı yolunu kapayan iç hukuk kuralları yerine, “adil yargılanma hakkı”, “hak
arama özgürlüğü” ve “mahkemeye başvurma hakkı” ilkeleri doğrultusunda dava
açılması gerektiğini kurala bağlayan Birleşmiş Milletler Siyasi ve Medeni
Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 14. maddesinin uyuşmazlıkta esas alınması suretiyle
davacıya 657 sayılı Devlet Memurları Kanunun 125/B-a maddesi uyarınca verilen
“kınama” cezasına karşı dava açılabileceği kanaatiyle davanın esas yönünden
çözümlenmesi yapılacaktır.
657 sayılı Devlet Memurları Kanunun “Kınama
cezasını gerektiren fiil ve haller” başlıklı 125/B-a fıkrasında; verilen emir
ve görevlerin tam ve zamanında yapılmasında, görev mahallinde kurumlarca
belirlenen usul ve esasların yerine getirilmesinde,görevle ilgili resmi belge,
araç ve gereçlerin korunması, kullanılması ve bakımından kusurlu davranmanın
kınama cezasını gerektirdiği hüküm altına alınmıştır.
Dava dosyasının incelenmesinden, “Talim ve Terbiye
Kurulu Başkanlığı Yayın ve Kültür Dairesi bünyesinde oluşturulan Eğitim
Araçlarının İnceleme ve Rapor Değerlendirme Komisyonunda” görev yapan bir kısım
kamu görevlisinin eylem ve işlemleriyle ilgili olarak yapılan soruşturma
sonucunda düzenlenen 16.6.2003 günlü, 8847/33, 34, 27 sayılı soruşturma
raporunda, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı Yayın ve Kültür Dairesi
Bünyesinde oluşturulan eğitim araçlarını inceleme ve rapor değerlendirme
komisyonlarında görev yapan ve kadroları Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı
Eğitim Araştırmaları Merkezi ve ASO Müdürlüğünde bulunan, aralarında davacının
da bulunduğu öğretmenlerin inceledikleri eğitim araçları için, bu araçlarda
önemli hatalar tespit etmelerine ve bu hataları raporlarında belirtmelerine
rağmen “uygun bulunmuştur” yönünde görüş belirtmek suretiyle, eğitim
araçlarının hatalı olarak okul ve kurumlara girmesine neden oldukları, eğitim
araçlarını incelerken Eğitim Araçları İnceleme Yönetmeliği hükümlerine
uymadıkları, kendilerine verilen görevleri iyi, doğru ve itina ile yapmadıkları
ve bu eylemin 657 sayılı Yasanın 125 (B-a) maddesindeki disiplin suçunu
oluşturduğu” sonucuna varılarak disiplin yönünden anılan madde uyarınca kınama
cezasıyla cezalandırılmaları, idari yönden ise inceledikleri eğitim araçlarında
birçok hata tespit etmelerine rağmen “uygun bulunmuştur” şeklinde rapor tanzim
ettikleri, bu davranışları ile kurumun yıpratılmasına neden oldukları, bu
nedenle Eğitim Araştırmaları Merkezi ve ASO öğretmenliğinden alınarak Ankara
İli içerisindeki okullarda öğretmen olarak görevlendirilmelerinin önerildiği,
izleyen süreçte de belirtilen görüş doğrultusunda atama işlemi ile birlikte davacı
hakkında 657 sayılı Devlet Memurları Kanunun 125/B-a maddesi uyarınca dava
konusu “kınama” cezasının verildiği anlaşılmaktadır.
Davacının imzasının bulunduğu inceleme
raporlarında, incelenen eğitim aracındaki eksiklikler açık olarak yazılmış,
değerlendirme kısmında ise şekil ve muhteva yönünden uygun bulunduğu
belirtilmiş, dolayısıyla inceleme ve değerlendirme raporları, bu konuda asıl
kararı verecek olanların nesnel bir değerlendirme yapabilmelerine olanak
verecek şekilde hazırlanmıştır. Öte yandan, Yönetmeliğin bu gibi bir
değerlendirmeye imkan tanımadığı belirtilmiş ise de, idarenin günlük ve gelişen
ihtiyaçları dikkate alınarak uzun bir süredir devam ettirilen uygulamanın kamu
görevlileri tarafından usul kabul edilerek aynı yönde işlem yapılması da idari
faaliyetin doğal akışına uygundur. Nitekim anılan soruşturma sonucunda
yönetmelik ve genel uygulamadan kaynaklanan aksaklıklar tespit edilerek bu
yönde yönetmelik değişikliğine gidilmiştir.
Bu durumda; davacının görevini, görev mahallinde
oluşmuş olan usullere uygun olarak yerine getirdiği ve hizmetin yürütülmesiyle
ilgili genel aksaklıklar var ise, görevi itibariyle bu durumda sorumlu
tutulamayacağı sonucuna ulaşıldığından; aksi yöndeki değerlendirmeye
dayanılarak 657 sayılı Devlet Memurları Kanunun 125/B-a maddesi uyarınca
verilen cezada hukuka uyarlık bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle dava konusu işlemin İPTALİNE,
aşağıda dökümü yapılan 31.910.000 lira yargılama giderinin davalı idareden
alınarak davacıya verilmesine, artan posta avansının istemi halinde davacıya
iadesine, 29.06.2004 tarihinde oybirliği ile karar verildi. T.C. A N K A R A 5. İDARE
MAHKEMESİ Esas No: 2003-1796 Karar No: 2004-1212
18-
İdarenin hatalı ve yasaya
aykırı işlemi ile elde edilen yetkiler sürdürülmemekle birlikte kişisel kazanımların
korunması gerekir.
İsteğin Özeti: Ankara 2.
İdare Mahkemesinin 12.04.1994 günlü, E: 1992/641, K: 1994/454 sayılı kararının
dilekçede yazılı nedenlerle temyizen incelenerek
bozulması isteminden ibarettir.
Danıştay Tetkik Hakimi
M.Y.`nin Düşüncesi: Davacının psikolog unvanlı
kadroda görev yapmakta iken bitirdiği okul itibariyle bu unvanı
kullanamayacağından bahisle "Laboratuvar
Teknisyeni" unvanlı kadroya atanmasına ilişkin işlemin iptali yolundaki
idare mahkemesi kararının temyizen incelenerek
bozulması istenilmektedir.
Anayasa`nın 125. maddesinin 1. fıkrasındaki, idarenin her türlü
eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır hükmünde de vurgulandığı gibi,
hukuk devletinin bir gereği olan hukuka bağlı idare ilkesi, idari işlem ve
eylemlerin hukuka uygunluğunu zorunlu kılmaktadır. Kamu yararının
gerçekleştirilmesi ve gözetilmesini temel görev olarak üstlenmiş olan idare
buna uygun olarak görev yapmak, dolayısıyla hukuka uygun işlem tesis etmek
zorundadır. Bu noktadan hareket edildiği zaman idarenin işlemlerindeki hukuka
aykırılıkları düzeltmek zorunda olduğu, hatta hukuka aykırı işlemlerin geri
alınması konusunda idarenin bağlı yetki içinde olduğu doktrinde
tartışılmaktadır.
Davacının Danıştay
Sekizinci Dairesinin 14.03.1990 günlü, 1990/372 sayılı kararında da
vurgulandığı gibi, nitelikleri taşımamasına rağmen 10.08.1981 tarihinde
psikolog unvanlı kadroya atandığı, ancak daha sonra hatalı işlem tesis ettiğini
anlayan idarenin 1992 yılında 1981 tarihli oluru işlemden kaldırdığı
anlaşılmaktadır.
Olayda hukuka aykırı bir
işlemin aradan belirli bir zaman geçtiği takdirde ilgililer lehine kazanılmış
hak doğurup doğurmayacağının tartışılması uyuşmazlığın çözümü için zorunlu
bulunmaktadır.
Hak, çok genel deyimle,
kişilere hukuk tarafından tanınan menfaat ve ondan yararlanma konusunda verilen
bir yetki veya kısaca hukuken himaye edilmiş bir menfaat olarak
tanımlanmaktadır. Bu tanımlamadan hak ile menfaat arasındaki fark hukuken
korunma vasfında ortaya çıkmaktadır. (... İdari İşlemin Geri Alınması, ...
Üniversitesi ... Fakültesi Yayınları, ... Matbaası ... 1970, S. 61) Bu nedenle
kazanılmış hakların genel olarak kamu düzeninin sınırları içinde saygıya değer
oldukları, dolayısıyla kazanılmış hakkın hukuka uygun durumun varlığına bağlı
olduğu, hukuka uygun olmayan işlemlerin hak kaynağı da olamayacakları açıktır.
Ancak Danıştayca 1952 yılında kabul edilen, 1952/244
sayılı İçtihatları Birleştirme Kurulu kararında da belirtildiği gibi sakat bir
işlem bundan yararlanan lehine kazanılmış bir hak doğurmasa da bunun kişiler
için subjektif bir çok etki ve sonuç doğuracağını da
kabul etmek gerekmektedir. Hal böyle olunca hukuka aykırı işlemlerin ilgililer
lehine yarattıkları durumların gerek sözü edilen içtihatları birleştirme kurulu
kararı gerekse idare mahkemesince iptal gerekçesinde dayanılan 1973 yılı
İçtihatları Birleştirme Kurulu Kararı gereğince korunması gerekmektedir.
Bu durumda idare
mahkemesince aradan uzun bir zaman geçtikten sonra "psikolog"
unvanının ilgili lehine kazanılmış hak teşkil ettiği sonucuna varılmış
olmasında hukuki isabet bulunmamakta ise de, 1952 ve 1973 yılı içtihatları
birleştirme kurulu kararları karşısında hukuka aykırı işlemlerin doğurduğu subjektif sonuçların ilgililer lehine hak doğuracağını
vurgulamak gerekmektedir.
Açıklanan nedenlerle,
davacıya verileri psikolog unvanının geri alınmasına ilişkin işlemde hukuka
aykırılık bulunmadığından, idare mahkemesi kararının bozulması gerektiği
düşünülmüştür.
Danıştay Savcısı O.C.E.`nin Düşüncesi: Temyiz dilekçesinde öne sürülen hususlar, 2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu`nun 49.
maddesinin 1. fıkrasında belirtilen nedenlerden hiçbirisine uymayıp idare
mahkemesince verilen kararın dayandığı hukuki ve yasal nedenler karşısında
anılan kararın bozulmasını gerektirir nitelikte görülmemektedir.
Açıklanan nedenlerle,
temyiz isteminin reddiyle idare mahkemesi kararının onanmasının uygun olacağı
düşünülmektedir.
Türk milleti adına hüküm
veren Danıştay Beşinci ve Sekizinci Dairelerince 2575 sayılı Danıştay Kanunu`na 3619 sayılı Kanunun 10. maddesiyle eklenen Ek- 1. madde
gereğince yapılan müşterek toplantıda işin gereği düşünüldü: Davacı, psikolog
unvanlı kadroda görev yapmakta iken bitirdiği okul itibariyle bu unvanı
kullanamayacağından bahisle "Laboratuvar
Teknisyeni" unvanlı kadroya atanmasına ilişkin 02.03.1992 günlü işlemin
iptali istemiyle dava açmıştır.
Ankara 2. İdare
Mahkemesinin 12.04.1994 günlü, E: 1992/641, K: 1994/454 sayılı kararıyla;
yabancı ve yerli doktrin ve içtihatlara göre yokluk, butlan, açık kanunsuzluk
ve ilgilinin hile ve gerçek dışı beyanına dayanılarak tesis edilen işlemleri
idarelerin, süre kaydına bağlı olmaksızın her zaman geri alabileceği, diğer
hukuka aykırı idari işlemlerin dava açma süresi içinde geri alınabileceği, bu
sürenin geçmiş olması durumunda iyiniyetli kişileri
korumak bağlamında yanlış idari işlemlerden dolayı kişi yararına hak veya
korunması gereken yerleşmiş bir durumun doğacağı ve işlemin idare için
kesinleşmiş sayılacağının kabul edildiği; olayda davacıya 10.08.1981 tarihinde
verilen "Psikolog" unvanının, bitirdiği okul nedeniyle bu unvanı
kullanamayacağından bahisle aradan on yılı aşkın bir zaman geçtikten sonra
alınarak laboratuvar teknisyeni unvanının
verilmesinde yokluk, butlan, açık kanunsuzluk durumunun bulunmadığı, davacının
hile ve gerçek dışı beyanının olmadığı hususu da gözönünde
bulundurulduğunda hukuka uyarlık görülmediği gerekçesiyle dava konusu işlem
iptal edilmiştir.
Davalı idare; usul ve
hukuka aykırı olduğunu iddia ettiği idare mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.
Davacının ... Üniversitesi
Eğitim Fakültesi "Eğitimde Psikolojik Hizmetler" bölümünden mezun
olarak 14.04.1978 tarihinde ... Hastanesinde "Laboratuvar
Teknisyeni" unvanı ile göreve başladığı, 10.12.1980 tarihinde aynı bölümde
yüksek lisansı bitirmesi üzerine 10.08.1981 günlü, 6384 sayılı onayla
"Psikolog" unvanlı kadroya atandığı, 1992 yılında tereddüte
düşülerek Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı`na
sorulduğu ve yürütme kurulunun 01.03.1991 tarihli toplantısında alınan karar
uyarınca ilgililerin "Rehber Öğretmen" unvanını kullanabileceği
"Psikolog" unvanını kullanamayacağının Yükseköğretim Kurulu
Başkanlığınca bildirilmesi üzerine dava konusu işlemle 10.08.1981 tarihli ve
6384 sayılı görev değişimi modeli işlemden kaldırılarak ilgiliye 15.07.1989
tarihinden itibaren uygulanan ek göstergelerin iptal edildiği ve 15.02.1992
tarihinden geçerli olarak "Laboratuvar
Teknisyeni" unvanına göre belirlenecek kadro aylığı üzerinden ödeme
yapılmasının kararlaştırıldığı, davacı tarafından da işlemin psikolog unvanının
geri alınmasına ilişkin kısmının iptali istemiyle bakılan davanın açıldığı
dosyanın incelenmesinden anlaşılmaktadır.
Danıştay Sekizinci
Dairesinin 14.03.1990 günlü, E: 1989/301, K: 1990/372 sayılı kararında da
vurgulandığı gibi, eğitim fakülteleri ve eğitim bilimleri fakülteleri eğitimci,
edebiyat ve fen fakültelerinin psikoloji bölümleri ise psikolog yetiştirmekte
ve dolayısıyla bu fakülteler farklı meslek dallarında eğitim yapmakta olup,
eğitim fakülteleri ie eğitim bilimleri fakültelerinin
eğitimde psikolojik hizmetler bölümünde öğrencilerin, psikolojinin temel
uzmanlık ve alt dallarından biri olan eğitimsel psikoloji dalında uygulamacı ve
uzman olarak eğitildiklerinin anlaşıldığı, bu nedenle bu bölümü bitirenlerin
eğitim psikoloğu oldukları ve kendilerine bu unvanın
verilebileceği düşünülebilirse de psikolojinin temel uzmanlık dalları ile bütün
alt dallarını kapsar biçimde eğitim görmediklerinden psikolog unvanı
verilemeyeceği açıktır.
Olayda davacının
nitelikleri taşımamasına rağmen 10.08.1981 tarihinde psikolog unvanlı kadroya
atandığı ancak daha sonra hatalı işlem tesis ettiğini anlayan idarenin 1992
yılında 1981 tarihli oluru işlemden kaldırdığı, idare mahkemesince de, Danıştay
İçtihatları Birleştirme Kurulu`nun E: 1968/8, K:
1973/14 sayılı kararı doğrultusunda değerlendirme yapılarak, verildiği tarihten
itibaren üzerinden on yılı aşkın bir süre geçen ve davacı yararına korunması
gereken bir hak oluşturarak kesinleşen "Psikolog" unvanının davacıdan
geri alınamayacağı sonucuna varılarak iptal kararı verildiği anlaşılmaktadır.
Bu durumda hukuka aykırı
bir işlemin aradan belirli bir zaman geçtiği takdirde ilgililer lehine
kazanılmış hak doğurup doğurmayacağı hususunun irdelenmesi uyuşmazlığın çözümü
için zorunlu görülmektedir.
Anayasa`nın 2 nci maddesinde Cumhuriyetin
nitelikleri arasında gösterilen "hukuk devleti" ilkesi devlet ya da
millet adına yetki kullanan tüm organ, kuruluş ve birimlerin de bu ilke içinde
hareket etmelerini zorunlu kılmakta; bu bağlamda yürütme organı ve idarenin tüm
işlem ve eylemlerini hukuka uygun olarak kurması ve yapması gerekmektedir. Kamu
hizmetlerinin yürütülmesinde ve yasalarla verilen görevlerin yerine
getirilmesinde idarenin kamu yararı amacına ulaşılabilmesinin ancak bu
koşullarla olanaklı olduğu açıktır. Bu nokta esas alınarak değerlendirme
yapıldığında, kural olarak, idarenin işlemlerindeki hukuka aykırılıkları
düzeltmek, bu tür işlemlerle ortaya çıkan hukuk ihlallerini ortadan kaldırarak
hukuka uygun bir düzeni sağlamak zorunda olduğu ortaya çıkmaktadır. Genel kural
böyle olmakla birlikte, hukuka aykırı bir işlemin uygulanması suretiyle elde
edilen bazı kazanımların bir yandan zaman içinde bu yolla idarede sağlanmış
olan istikrarın ve kamu düzeninin bozulmaması amacı ile öte yandan belli bir
süre kesintisiz uygulanmak suretiyle ilgili kişinin statüsünün ayrılmaz bir
parçası haline dönüşmüş olduğu hususu gözönüne
alınarak yargı kararları ile korunduğu da bir gerçektir. Nitekim Danıştay
İçtihatları Birleştirme Kurulu`nun 26.09.1952 tarih
ve 1952/244 sayılı kararıyla, "Kanunsuz bir yükselme işleminden sonra,
aynı memur hakkında kanuna uygun çeşitli yükselmeler yapıldığı takdirde, idare
tarafından kanunsuz yükselmenin artık geri alınmasının uygun
görülemeyeceği" ve 22.12.1973 tarih ve 1973/14 sayılı kararıyla,
"İdarenin, yokluk, açık hata, memurun gerçek dışı beyanı veya hilesi
hallerinde süre aranmaksızın kanunsuz terfi veya intibaka dayanarak ödediği
meblağı her zaman geri alabileceği, ancak belirtilen istisnalar dışında kalan
hatalı ödemelerin istirdadının, hatalı ödemenin ilk yapıldığı tarihten başlamak
üzere 90 gün içinde kabil olduğu ve 90 günlük süre geçtikten sonra istirdat
edilemeyeceği"ne karar verilerek sakat bir işlemin, bundan yararlanan
lehine kazanılmış bir hak doğurmasa da, bunun kişiler için doğurduğu subjektif etki ve sonuçlarının korunması gerektiği sonucuna
varılmıştır.
Ancak söz konusu içtihadı
birleştirme kurulu kararları ile sağlanan korunmanın da kamu yararı ve kamu
düzeni ile sınırlı olduğunu; idarede istikrar ilkesi esas alınarak sağlanan bu
korumanın, kamu düzenini ve bunun sonucu olarak kamu yararını ihlal eden, bozan
bir sonuca ulaştığında artık sürdürülmesinin olanaklı olmadığını; korumanın,
hukuka aykırı işlemin düzeltildiği tarihe kadar ilgili kişi için doğurduğu
kişisel kazanımlarla sınırlı kalacağını kabul etmek gerekmektedir. Daha açık
bir anlatımla hukuka aykırı bir idari işlemle elde edilen statü ve bu statüye
dayanılarak yapılan işlem ve eylemler kamuya yönelik etki ve sonuçlar
doğuruyorsa bu statü korunmayacak; ancak idarece hatalı işlem düzeltilinceye
kadar ilgili kişinin bu statü nedeniyle elde ettiği kişisel kazanımlara da
dokunulamayacaktır. Çok kısa deyimle kanuna aykırı işlemle elde edilen yetkiler
sürdürülmeyecek, sadece kişisel kazanımları korunacaktır. Örneğin tıp
fakültesini bitirmenin doktorluk yapmanın önkoşulu olduğu objektif hukuk
kurallarıyla düzenlendiğine göre, tıp fakültesini bitirmediği halde hukuka
aykırı işlemlerle bu görevi yapmasına izin verilen kişinin, aradan belirli bir
zaman geçtikten sonra bu görevin kendisi için kazanılmış hak teşkil ettiğini
kabul etmenin mümkün olmadığı açıklanmasına gerek olmayacak kadar açıktır.
İdare mahkemesince
İçtihatları Birleştirme Kurulu`nun ilgili kararından
hareketle aradan uzun bir zaman geçtikten sonra "psikolog" unvanının
ilgili lehine kazanılmış hak teşkil ettiği sonucuna varılmış olmasında hukuki
isabet yok ise de, işlemin düzeltildiği tarihe kadar davacı lehine oluşan
kazanımların geri alınamayacağı, örneğin 1952 yılı içtihadı birleştirme kurulu
kararı uyarınca kendisine psikolog unvanı verilmesi nedeniyle memuriyete giriş
derecesine 657 sayılı Kanunun 36/A-5 maddesi uyarınca bir derece eklenmiş
olması halinde bu giriş derecesine dayanan düzeltme tarihindeki kazanılmış hak
aylık derecesine dokunulamayacağı açıktır.
Belirtilen durum karşısında,
davacının yasayla belirtilen niteliklere sahip olmadan kazandığı psikolog
unvanının geri alınmasına ilişkin işlemde hukuka aykırılık, aksi yöndeki idare
mahkemesi kararında da hukuki isabet görülmemiştir.
Açıklanan nedenlerle,
davalı idarenin temyiz isteminin kabulüyle Ankara 2. İdare Mahkemesince verilen
12.04.1994 günlü, E: 1992/641, K: 1994/454 sayılı kararın 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanunu`nun 49. maddesinin 1/b.
fıkrası uyarınca BOZULMASINA, aynı maddenin 3622 sayılı Kanunla değişik 3.
fıkrası gereğince ve yukarıda belirtilen hususlar da gözetilerek yeniden bir
karar verilmek üzere dosyanın adıgeçen mahkemeye
gönderilmesine, 09.10.1997 tarihinde oybirliği ile karar verildi. D.5.D. E. 1994/7834 K. 1997/2030
19-
657 sayılı Yasanın 83. maddesinde
belirtilen sürelerin dava açma süresi ile bir ilgisi bulunmamaktadır.
İsteğin Özeti : Adana 1. İdare
Mahkemesinin 1.10.1996 günlü, E:1996/660, K:1996/1184 sayılı kararının
dilekçede yazılı nedenlerle temyizen incelenerek
bozulması isteminden ibarettir.
Danıştay Tetkik Hakimi
Düşüncesi:
Dosyadaki bilgi ve belgelerin incelenmesinden,
davanın yasal süresi
içinde açıldığı anlaşılmış olup aksi yönde verilen temyize konu kararın
bozulması gerektiği düşünülmüştür.
Danıştay Savcısı
Düşüncesi:
Davalı idarede memur olarak görev yapmaktayken askere giden ve terhis olduktan
sonra yeniden göreve atanma talebinde bulunan davacının talebine cevap
verilmemek suretiyle reddine ilişkin işlemin iptali ve yoksun kaldığı parasal
haklarının ödenmesi istemiyle açtığı davanın reddi yolunda Adana 1. İdare
Mahkemesince verilen kararın temyizen incelenerek
bozulması istenilmektedir.
2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanununun 10. maddesinde ilgililer, hakkında idari davaya konu
olabilecek bir işlem veya eyleminin yapılması için idari makamlara
başvurulabileceği, altmış gün içinde bir cevap verilmemişse isteğin reddedilmiş
sayılacağı, ilgililerin altmış günün bittiği tarihten itibaren dava açma süresi
içinde dava açabilecekleri hükme bağlanmış yine aynı Kanunun 7. maddesinde de
dava açma süresinin özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde Danıştay
da ve idare mahkemelerinde altmış gün olduğu belirtilmiştir.
Olayda 10. madde uyarınca
davalı idareye 27.2.1996 tarihinde başvuran davacının başvurusuna 60 gün içinde
cevap verilmeyerek reddedildiği davacının ise bu tarihten sonra kalan 60 gün
içinde olmak üzere 26.6.1996 tarihinde idare mahkemesine süresinde dava açtığı
anlaşılmaktadır.
Hernekadar idare mahkemesince 657
sayılı Yasanın 83. maddesi uyarınca davacının 30 gün içinde göreve
başlatılmaması nedeniyle 60 günlük sürenin bu tarihten itibaren başlaması
gerektiği belirtilerek dava süreden reddedilmiş ise de; sözkonusu
madde askerlik dönüşü göreve başlamak için başvuran ilgililerin 30 gün içinde
göreve başlatılmaları konusunda idareye getirilen bir yükümlülük olup anılan
maddenin dava açma süresi ile ilgisi bulunmaması nedeniyle davanın süreden
reddi yolunda verilen kararda hukuki isabet görülmediğinden mahkeme kararının
bozulması gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay On
ikinci Dairesince işin gereği düşünüldü:
Dava, davalı idarede memur
olarak görev yapmakta iken askere giden ve terhis olduktan sonra yeniden göreve
atanma talebinde bulunan davacının talebine cevap verilmemek suretiyle reddine
ilişkin işlemin iptali ve yoksun kaldığı parasal haklarının ödenmesi istemiyle
açılmıştır.
Adana 1. İdare
Mahkemesinin 1.10.1996 günlü, E:1996/660, K:1996/1184 sayılı kararıyla: 2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 7. maddesinde idare mahkemesinde dava
açma süresinin altmış gün olduğunun hükme bağlandığı, 657 sayılı Devlet
Memurları Kanununun 83. maddesinde; devlet memuru iken muvazzaf askerlik
hizmetini yapmak üzere silah altına alınanlardan askerlik görevini tamamlayıp
memuriyete dönmek isteyenlerin, terhis tarihinden itibaren 30 gün içinde
kurumlarına başvurmak ve kurumları da bu başvuru tarihinden itibaren azami 30
gün içinde ilgilileri göreve başlatmak zorunda oldukları kuralının getirildiği,
olayda 27.2.1996 tarihinde davalı idareye göreve başlatılmak istemiyle yapılan
başvuruya 30 gün içinde idarece cevap verilmemesi ya da göreve başlatılmaması
halinde olumsuz işleminin ortaya çıktığı kabul edilerek, 30 günlük sürenin
bitiminden itibaren 60 günlük idari dava açma süresi içinde dava açılması
gerekirken, bu süre geçtikten sonra 26.6.1996 tarihinde açılan davanın süre
aşımı nedeniyle incelenme olanağı bulunmadığı gerekçesiyle dava süre aşımı
yönünden reddedilmiştir.
Davacı, davanın süresinde
açıldığını öne sürmekte ve idare mahkemesi kararının temyizen
incelenerek bozulmasını istemektedir.
2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanununun olay tarihinde yürürlükte bulunan 10. maddesinde;
ilgililerin haklarında idari davaya konu olabilecek bir işlem veya eylemin
yapılması için İdari makamlara başvurabileceği, altmış gün içinde bir cevap
verilmezse isteğin reddedilmiş sayılacağı, ilgililerin altmış günün bittiği
tarihten itibaren dava açma süresi içinde, konusuna göre Danıştay'a idare ve
vergi mahkemelerine dava açabilecekleri hükmüne yer verilmiştir.
Bu durumda, 23.2.1996
tarihinde terhis olan ve 27.2.1996 tarihinde davalı idareye başvuran davacının
başvurusunun 60 gün içinde cevap verilmeyerek reddedildiği, davacının ise bu
tarihten sonra kalan 60 gün içinde olmak üzere 26.6.1996 tarihinde ve yukarıda sözü
edilen 10. maddeye göre süresinde bu davayı açtığı anlaşılmaktadır.
657 sayılı Devlet
Memurları Kanununun 83. maddesi ile getirilen düzenleme, askerlik dönüşü göreve
başlatılmak için başvuran ilgililerin 30 gün içinde göreve başlatılmaları
konusunda idareye getirilen bir yükümlülük olup anılan maddedeki sürenin dava
açma süresi ile bir ilgisi bulunmadığı hakkında 26.6.1996 tarihinde açılan
davanın süresinde olduğu gözetilerek esas hakkında bir karar verilmesi
gerekirken, idare mahkemesince davanın süre aşımı yönünden reddedilmesinde
hukuki isabet görülmemiştir.
Açıklanan
nedenlerle, davacının temyiz isteminin kabulüyle Adana 1. İdare Mahkemesince
verilen 1.10.1996 günlü, E:1996/660, K:1996/1184 sayılı kararın 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanununun 49. maddesinin 1/b fıkrası uyarınca bozulmasına, aynı
maddenin 3622 sayılı Yasa ile değişik 3. fıkrası gereğince ve yukarıda
belirtilen hususlar gözetilerek yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın adı
geçen mahkemeye gönderilmesine, 18.9.1997 tarihinde oybirliği ile karar
verildi. Danıştay Onikinci Daire Esas No : 1997/587
Karar No : 1997/1803
20-
Davacının, 657 sayılı
Yasanın 125.maddesinin (C) fıkrası uyarınca 1/30 oranında aylıktan kesme
cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin Milli Eğitim Bakanlığı Personel Genel
Müdürlüğünün 1.5.1997 gün ve 48733 sayılı işleminin iptali istemiyle açılan
davada; dava konusu işlemi iptal eden Antalya 2.idare Mahkemesinin 5.2.1998 gün
ve 122 sayılı kararının: davacı hakkında oluşturulan işlemde hukuka aykırılık
bulunmadığı öne sürülerek 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasasının 49.
maddesi uyarınca temyizen incelenerek bozulması
istemidir.
Savunmanın
Özeti : Temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır.
Danıştay Tetkik Hakimi Erkan Demirtaş'ın
Düşüncesi :
Temyiz isteminin kabulü gerektiği düşünülmektedir.
Danıştay Savcısı Cem Erbük’ün
Düşüncesi :
Isparta Milli Eğitim Müdür Yardımcısı olan davacının aylıktan kesme cezasıyla
cezalandırılmasına ilişkin işlemin iptali yolundaki idare mahkemesi kararı
davalı idarece temyiz edilmiştir.
İdare Mahkemesi kararında; MEB il teşkilatında Milli Eğitim
Müdür Yardımcısı olan davacının disiplin amirinin İl Milli Eğitim Müdürü, üst
disiplin amirinin ise Vali olmasına karşın disiplin cezasının yönetmelikte
disiplin amiri olarak gösterilmeyen Müsteşar tarafından verildiği gerekçesiyle
işlem yetki yönünden iptal edilmiştir.
MEB Disiplin Amirleri Yönetmeliğinin dayanağı olan ve bu
yönetmelikte hüküm bulunmaması durumunda uygulanması gereken, genel nitelikteki
Disiplin Kurulları ve Disiplin Amirleri Hakkındaki Yönetmeliğin 16 ncı maddesinde; ... Müsteşarın başında bulundukları
Bakanlık teşkilâtı ile bunlara bağlı kuruluşlarda görevli bütün memurların
disiplin amiri olduğu ve bu sıfatla haiz bulundukları yetkileri her derecedeki
memur hakkında doğrudan kullanabilecekleri hükmü yer almıştır.
Belirtilen
hukuki durum karşısında davacı hakkında verilen disiplin cezasının esasının
incelenmesi gerekirken Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarının disiplin cezası
verme yetkisi bulunmadığından işlemin iptali yolundaki kabulde mevzuata uyarlık
görülmemiştir.
Açıklanan
nedenlerle, davalı idarenin temyiz isteğinin kabulü ile idare mahkemesi
kararının bozulmasının uygun olacağı düşünülmektedir.
Hüküm veren Danıştay
Sekizinci Dairesince işin gereği görüşüldü :
657 sayılı Devlet
Memurları Kanununun Disiplin Cezası Vermeye Yetkili Amir ve Kurullar başlıklı
126. maddesinin birinci fıkrasında, uyarma, kınama ve aylıktan kesme
cezalarının disiplin amirleri tarafından; kademe ilerlemesinin durdurulması
cezasının memurun bağlı olduğu kurumdaki disiplin kurulunun kararı alındıktan
sonra atamaya yetkili amirler, il disiplin kurullarının kararına dayanan
hallerde Valiler tarafından verileceğinin, üçüncü fıkrasında da, disiplin
kurulu ve yüksek disiplin kurulunun ayrı bir ceza tayinine yetkisinin olmadığı,
cazayı kabul veya reddedeceği, ret halinde atamaya
yetkili amirlerin başka bir disiplin cezası vermekte serbest oldukları hükme
bağlanmıştır.
Disiplin Kurulları ve Disiplin Amirleri Hakkındaki
Yönetmeliğin 16/2 maddesinde ise: Başbakanlık ve Bakanlıklarda bunların bağlı
kuruluşlarında ilgisine göre Başbakanlık Müsteşarı, Bakanlık Müsteşarı, bağlı
kuruluşların başında bulunan Müsteşar, Başkan, Genel Müdür, Genel Sekreter ve
Müdürlerin, buralarda görevli bütün memurların en üst disiplin amiri olduğu ve
en üst disiplin amirlerinin haiz oldukları yetkileri her derecedeki memur
hakkında doğrudan kullanılabilecekleri kurala bağlanmıştır.
Dosyanın incelenmesinden, davacının Isparta İl Milli Eğitim
Müdür Yarcımcısı Yetkilisi olarak görev yaptığı
döneme ilişkin 10 ayrı eylemi nedeniyle hakkında açılan soruşturma sonucunda,
soruşturmacının önerisi doğrultusunda, 657 sayılı Yasanın 125/D(c) maddesi
uyarınca kademe ilerlemesinin durdurulması cezasıyla cezalandırılması konusunun
Isparta İl Milli Eğitim Disiplin Kurulunca incelendiği ve davacının
savunmasının yeterli görülmesi ve son üç yıllık sicil durumunun iyi-çokiyi olması gözönüne alınarak
soruşturmacı tarafından getirilen teklifin reddine, gereği yapılmak üzere
dosyanın disiplin amirine tevdiine karar verildiği, bu kararın davalı idareye
iletilmesi üzerine atamaya yetkili amir olarak Müsteşar tarafından dava konusu
disiplin cezasının verildiği anlaşılmıştır.
İdare Mahkemesince,
Isparta İl Milli Eğitim Disiplin Kurulunun davacının bir derece hafif olan
disiplin cezası ile cezalandırılması yolundaki kararına göre, davacıya aylıktan
kesme cezasının: 657 sayılı Yasa ve Disiplin Kurulları ve Disiplin Amirleri
Hakkındaki Yönetmelik hükümleri uyarınca, Vali tarafından verilmesi gerekirken,
Müsteşar tarafından verilmesi karşısında dava konusu işlemde yetki yönünden
hukuka uygunluk görülmediği gerekçesiyle iptal edilmiştir.
657
sayılı Yasa uyarınca, disiplin kurulunca cezanın reddedilmesi
halinde atamaya yetkili amirlerin 15 gün içinde başka bir disiplin cezası
verebilecekleri hükmü yer aldığından, bu madde uyarınca İI Milli Eğitim Müdür Yardımcısı Yetkilisi olan
davacıya Vali tarafından disiplin cezası verilmesi gerekmekte ise de; Disiplin
Kurulları ve Disiplin Amirleri Hakkındaki Yönetmeliğin yukarıda anılan 16/2
maddesi hükmü uyarınca Bakanlık Müsteşarı, Bakanlıkta görevli bütün memurların
en üst disiplin amiri olduğundan ve yetkilerini her derecedeki memur hakkında
kullanabileceğinden, Müsteşar tarafından davacıya disiplin cezası verilmesi, dava
konusu işlemi sakatlar nitelikte görülmemiştir.
Bu durumda; dosyanın esası
incelenerek bir karar verilmesi
gerekirken, dava konusu
işlemin yetki yönünden iptal edilmesinde hukuka uyarlık bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, Antalya
2. İdari Mahkemesinin kararının bozulmasına, dosyanın yeniden bir karar
verilmek üzere anılan Mahkemeye gönderilmesine 24.9.1998 gününde oybirliği ile
karar verildi. D A N I Ş T A Y Sekizinci
Daire Esas No: 1998/4138 Karar No:1998/2684
21-
…. Üç günlüğe kadar olan ifadede üçüncü günün dahil olmadığı. (D.5.D. E. 1973/6323, K.1975/2671)
22-
Davacının memuriyete girmeden önce serbest avukatlıkta geçen
ve 657 sayılı Kanunun 36 ncı maddesi uyarınca
memuriyette geçmiş gibi sayılarak derece yükselmesi ve kademe ilerlemesinde
(intibakında) değerlendirilen hizmet sürelerinin, yıllık izin süresinin
hesabında değerlendirilmesi gerektiği.Danıştay
Onikinci Dairesince verilen 26.11.1998 tarihli ve
Esas No:1995/11088, Karar No:1998/2881 sayılı karar. (9.11.2001 tarihli ve Esas
No:1999/938, Karar No:2001/767 temyiz kararında da onandı)
23-
Yer değiştirme işlemine karşı Danıştay'da dava açılmış ve
yürütmenin durdurulması isteminde bulunulmuş olmasının, 15 gün içinde yeni
görev yerine gitmemeye neden olamayacağı Hk. (D.5.
D., E. 1969/4876, K. 1970/5142).
24-
Davacının göreve başlaması gereken günün Pazara rastladığı
anlaşıldığından izin tecavüzünün Pazartesi tarihinden başlaması gerektiği. (Soruşturma Rehberi’96-s:505)
25-
Memur olarak görev yapan davacının görev yerinde belirlenen
usul ve esasları (başörtüsü) yerine getirmediği ve getiremeyeceğini de ısrarla
belirtmesi nedeniyle Aylıktan kesme cezası ile cezalandırılmasında hukuka
aykırılık bulunmadığı (D.8.D. E:
1993/543, K: 1993/3747)
26-
Davacının kurum adına gelen elektrik faturasının yanlışlıkla
zamanında ödenmemesine yol açtığı nedeniyle kurumca ödenen cezanın davacıdan
alınmasına karşı açılan davanın konusunu bir idarî işlem oluşturduğundan ve
davalı idarece adlî yargı yerinde açılabilecek bir rücu
davası sözkonusu olmadığından ilgili davanın bir rücu davası olduğu gerekçesiyle davayı görev yönünden
reddeden idare mahkemesi kararında hukukî isabet bulunmadığı hk.
Davacı, kurum adına gelen elektrik faturasını yanlış işlem
yapmak suretiyle zamanında ödenmemesine yol açtığından bahisle kurumca ödenen
734.157 lira cezanın kendisinden rücuen tahsiline
ilişkin işlemin iptali istemiyle dava açmıştır.
İdare Mahkemesi kararıyla; 2577 sayılı İdarî Yargılama Usulü
Kanununun 2. maddesinde, idarî dava türlerinin iptal davaları, tam yargı
davaları ve genel hizmetlerden birinin yürütülmesi için yapılan idarî
sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar
olarak belirlendiği, 12. ve 13. maddelerinde de, ilgililerin haklarını ihlâl
eden bir idarî işlem veya eylem dolayısıyla idarî yargı yerlerinde tam yargı
davası açabileceklerinin kurala bağlandığı, olayda kurum adına tahakkuk
ettirilen elektrik faturasının ödenmemesine sebebiyet verdiği iddiasıyla
kurumca ödenen 734.157 lira cezanın konusunda davacıya rücu
edilmesine ilişkin işlemin dava konusu edildiği, 2577 sayılı Yasanın 2.
maddesinde sayılan idarî dava türleri arasında böyle bir dava bulunmadığı, rücu davası niteliğindeki bu davanın idarî yargı yerinde
çözümlenmesinin mümkün olmadığı, öte yandan 657 sayılı Yasanın 12. maddesi,
kamu görevlilerinin görevlerini yaptıkları sırada idareye verdikleri zararın
genel hükümlere göre kendilerinden tahsil olunacağı hükmünü taşımakta olup,
kamu görevlisi olan davacıdan elektrik faturasının geç ödenmesinden dolayı
oluşan cezanın tahsiline yönelik rücu işlemine karşı
açılan davanın anılan maddeye göre genel hükümler çerçevesinde adlî yargı
yerinde çözümleneceğinin açık olduğu gerekçesiyle dava görev yönünden
reddedilmiştir. Davacı idare mahkemesi kararının temyizen
incelenerek bozulmasını istemektedir. 2577 sayılı Yasanın 2. maddesi, "1.
İdarî dava türleri şunlardır: a) İdarî işlemler hakkında yetki, şekil, sebep,
konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri
için menfaatleri ihlâl edilenler tarafından açılan iptal davaları, b) İdarî
eylem ve işlemlerden dolayı hakları muhtel olanlar
tarafından açılacak tam yargı davaları, c)... idarî sözleşmelerden dolayı
taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar" hükmünü taşımakta,
657 sayılı Yasanın 12. maddesinde ise, "Devlet memurunun kasıt, kusur,
ihmal veya tedbirsizliği sonucu idare zarara uğratılmışsa, bu zararın ilgili
memur tarafından rayiç bedel üzerinden ödenmesi esastır. Zararların
ödettirilmesinde bu konudaki genel hükümler uygulanır" hükmü yer
almaktadır. Olayda, Et ve Balık Kurumu Genel Müdürlüğü Merkez Disiplin Kurulu
kararıyla, Sivas Et Kombinası Müdürlüğünde teknisyen olarak görev yapan
davacının kurum adına gelen elektrik faturasını yanlış işlem yapmak suretiyle
zamanında ödenmemesine yol açtığı gerekçesiyle uyarma cezasıyla
cezalandırıldığı ve kurumca ödenen 734.157 TL. cezanın davacıdan tahsil
edilmesine karar verildiği, davanın söz konusu tahsil işlemine karşı açılmış
olduğu, davalı idarenin mahkeme aşamasında verdiği savunmada belirtildiğine
göre, bu miktarın tahsili için karar alınmış olmasına karşın idarece adlî yargı
yerinde dava açılmamış olduğu dosyanın incelenmesinden anlaşılmaktadır.
Bu durumda, bakılan davanın konusunu idarenin ödemek zorunda
kaldığı gecikme zammının davacıdan tahsiline ilişkin bir idarî işlemin iptali
oluşturmakta olup, davalı idare tarafından adlî yargı yerinde açılabilecek bir rücu davası söz konusu olmadığından, bu davanın bir rücu davası niteliğinde olduğu gerekçesiyle davayı görev
yönünden reddeden İdare Mahkemesi kararında hukuksal isabet bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle davacının temyiz isteminin kabulü ile
Sivas İdare Mahkemesinin 20.12.1990 günlü, 1990/681 sayılı kararının 2577
sayılı İdarî Yargılama Usulü kanununun 49. maddesinin l/b. fıkrası uyarınca
bozulmasına karar verildi. (D.5.D., E. 91/345, K. 94/1571).
27-
Vakıflar, dernekler ve
belediyeler tarafından meslek edindirme kursları açılması sırasında Milli
Eğitim Bakanlığından önceden izin alınması gerektiği hk.
Vakıflar, dernekler ve belediyeler tarafından meslek edindirme
kursları açılması sırasında Milli Eğitim Bakanlığından izin alınıp alınmayacağı
hususunda düşülen duraksama konusunda istişari
düşünce istemine ilişkin Başbakanlığın 9.3. 2000 günlü ve Kanunlar ve Kararlar
Genel Müdürlüğünün 1336 sayılı yazısının eki İçişleri Bakanlığının 1.3.2000
günlü ve Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü 80222 sayılı yazısında aynen:
"... Valiliğinden alınan 31.01.2000 tarihli ve 27 sayılı
yazıda; vakıf, dernek ve belediyeler tarafından Milli Eğitim Bakanlığının bilgi
ve denetimi dışında bir takım kurslar açıldığından bahisle. Türkiye
Cumhuriyeti Anayasasının 42 nci maddesinin 3 üncü
paragrafının. "Eğitim ve öğretim Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda
çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre devletin gözetim ve denetimi altında
yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim -yerleri açılamaz." hükmüne
değinildikten sonra;
a) 1739 sayılı Milli
Eğitim Temel Kanununun 17 nci maddesinin ikinci paragrafının.
"Resmi, özel ve gönüllü her kuruluşun eğitimle ilgili faaliyetleri, Milli
Eğitim amaçlarına uygunluğu bakımından Milli Eğitim Bakanlığının denetimine
tabidir."
Aynı yasanın 42 nci maddesinde,
"Genel mesleki ve teknik yaygın eğitim alanında görev alan resmi, özel ve
gönüllü kuruluşların çalışmaları arasındaki koordinasyon Milli Eğitim
Bakanlığınca sağlanır.",
b) 222 sayılı
İlköğretim ve Eğitim Kanununun 11 inci maddesinin, "Yetiştirici ve
tamamlayıcı kurslar, mecburi ilköğretim çağında bulundukları halde,
öğrenimlerini yaşıtlarıyla birlikte zamanında yapmamış olan çocuklara kısa yoldan
ilköğretim vermek ve ayrıca yetişmelerine lüzum görülen çocukları ilköğretim
okuluna hazırlamak veya ilköğretim okulunu bitirmiş olup da henüz mecburi öğrenim
çağında bulunan ve üst dereceli öğrenim kurumlarına gidemeyecek olanların genel
bilgilerini artırmak ve kendilerine iş ve üretim hayatında faydalı olacak bilgi
ve maharetleri kazandırmak amacıyla gerçek ve tüzel kişilerle, belediyeler,
özel idareler ve devlet tarafından açılabilir."
Aynı kanunun 13 üncü maddesinin, "Okul öncesi
kurumlarında mecburi öğrenim çağına gelmemiş olan çocuklar eğitilir.
İsteğe bağlı tamamlayıcı sınıflarda ve kurslarda, ilköğrenim
çağı dışına çıkmış olup da üst dereceli öğrenim kurumlarına gidememiş olan
yurttaşlardan genel bilgilerini artırmak ve kendilerinin daha iyi bir iş ve
üretim unsuru olarak yetiştirilmeleri amacıyla yapılır.
Bu kurumlar gerçek ve tüzel kişilerle belediyeler, il özel
idareleri ve devlet tarafından açılabilir.",
hükümleri çerçevesinde çeşitli tarihlerde genelgeler yapılarak
usulsüz olarak açılan kurslara karşı önlem alınması, bu tür faaliyetlerin ancak
il milli eğitim müdürlükleri ile yapılacak işbirliği protokolü çerçevesinde
yapılması gerektiği hususunda duyuruda bulunulduğu belirtilmektedir.
Ancak, ... Büyükşehir Belediye Başkanlığınca. Milli Eğitim
Bakanlığının bilgi ve izni dışında mesleki ve sosyal nitelikli kurslar
düzenlendiği, mezuniyet ya da kurs bitirme belgesi verildiği, kurs ücreti,
bağış ve benzeri isimler altında gelir temin edildiği belirtilerek
belediyelerin bu konuda yetkili olup olmadıkları hakkında görüş istenmektedir.
Belediyeler, anayasanın 127 nci
maddesinde tanımını bulan bir mahalli idare birimi ve kamu tüzel kişisi olup.
kuruluş ve görevleri kanunla düzenlenmiştir.
Belediyelerin görevleri 1580 sayılı Kanunun 15 inci maddesinde
ve 3030 sayılı Kanunun 6 ncı maddesinde sayılmıştır.
Belediyelerce açılan meslek edindirme kurslarının dayanağım ise 1580 sayılı
Kanunun 15/72 ve 222 sayılı İlköğretim Kanununun 11 ve 13 üncü maddeleri
oluşturmaktadır.
Esasen. ... Büyükşehir Belediye Başkanlığınca açılan bu tür
kurslar hakkındaki bir takım iddialar gerek valilik, gerekse bakanlığın
denetim elemanlarınca incelenmiş olup. düzenlenen raporlarda iddiaların sübuta
ermediği, herhangi bir suç unsuruna rastlanmadığı ve ilgililer hakkında
soruşturma açılmasına gerek olmadığı belirtilmiştir.
Belediyece, görev ve yetkileri dahilinde açılan bu kurslarla
ilgili olarak gerek belediye mevzuatında, gerekse Milli Eğitim mevzuatında
herhangi bir merciden izin alınacağına dair bir hüküm bulunmamaktadır. Ancak,
belediyelerin kurs açmaları dahil her türlü faaliyetlerinin ise anayasa. 3152
sayılı İçişleri Bakanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun. 5442 sayılı
İl İdaresi Kanunu. 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun 17 nci maddesi ve diğer mevzuat uyarınca denetleneceği
tâbidir.
Konunun yukarıda söz konusu edilen yasal çerçeve dahilinde
incelenmesinden, belediyelere kanunla verilmiş olan bir görev ve yetki meslek
edindirme kursları açılması ile ilgili olarak Milli Eğitim Bakanlığından ayrıca
izin alınması keyfiyetine belediyelerce itiraz edildiği ve bu bağlamda iki
ayrı kurum arasında görüş ayrılığı bulunduğu anlaşıldığından, konu hakkında
2575 sayılı Danıştay Kanununun 42/f maddesi uyarınca istişari
görüş alınması hususunda gereğini arz ederim." denilmektedir.
Dairemizce yapılan çağrı üzerine gelen İçişleri Bakanlığı
Mahalli İdareler Daire Başkam ... ile Milli Eğitim Bakanlığı Çıraklık ve
Yaygın Eğitim Genel Müdürü ...'in açıklamaları dinlendikten sonra konu
incelenerek.
Gereği Görüşülüp Düşünüldü :
İstem, vakıflar, dernekler ve belediyeler tarafından meslek
edindirme kursları açılması sırasında Milli Eğitim Bakanlığından izin alınıp
alınmayacağı hususunda düşülen duraksamanın giderilmesine yöneliktir.
T.C. Anayasasının 42 nci maddesinin
üçüncü fıkrası "Eğitim ve öğretim. Atatürk ilkeleri ve inkılapları
doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve
denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri
açılamaz." hükmü yer almaktadır.
Bu maddenin gerekçesinde,"Eğitim ve öğretim, devletin
gözetim ve denetimi altındadır. Devletin gözetim ve denetimi, eğitim ve
öğretimin sağlanmasının, güvenlik altında gerçekleşmesinin temel şartıdır.
Devlet, eğitim ve öğretimin yapılmasını sağlayacak ve muhtevasını da
denetleyecektir. Bu denetimin çerçevesi, eğitim ve öğretime katılanların
tümünün anayasaya sadakatini temin etmektir. Eğitim ve öğretim özgürlüğü,
hiçbir şekilde anayasanın temel felsefesine ve ilkelerine aykırı davranmanın
bahanesi olamaz. Devlet, bu özgürlüğün kullanılmasında. Atatürk ilkelerine,
çağdaş bilim ve eğitim esaslarına uyulmasını gözetecektir."
denilmektedir.
Diğer taraftan, 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun Türk
milli eğitiminin temel ilkeleri arasında sayılan, ve "Her yerde
eğitim" başlıklı 17 nci maddesinin ikinci
fıkrasında, "Resmi, özel ve gönüllü her kuruluşun eğitimle ilgili
faaliyetleri, milli eğitim amaçlarına uygunluğu bakımından Milli Eğitim Bakanlığının
denetimine tabidir.". 56 ncı maddesinde ise
"Eğitim ve öğretim hizmetinin, bu kanun hükümlerine göre devlet adına
yürütülmesinden, gözetim ve denetiminden Milli Eğitim Bakanlığı
sorumludur." hükümlerine yer verilmiştir.
222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanununun 11 inci maddesi,
"Yetiştirici ve tamamlayıcı sınıflar ve kurslar, mecburi ilköğrenim
çağında bulundukları halde, öğrenimlerini yaşıtlarıyla birlikte zamanında
yapmamış olan çocuklara kısa yoldan ilköğrenim vermek veya ayrıca yetişmelerine
lüzum görülen çocukları ilköğretim okuluna hazırlamak veya ilköğretim okulunu
bitirmiş olup da henüz mecburi öğrenim çağında bulunan ve üst dereceli öğrenim
kurumlarına gidemeyecek olanların genel bilgilerini artırmak ve kendilerine iş
ve üretim hayatında faydalı olacak bilgi ve maharetleri kazandırmak amacıyla
gerçek ve tüzel kişilerle, belediyeler, özel idareler ve devlet tarafından
açılabilir". 13 üncü maddesi de "Okul öncesi kurumlarında mecburi
öğrenim çağına gelmemiş olan çocuklar eğitilir. İsteğe bağlı tamamlayıcı
sınıflarda ve kurslarda, ilköğrenim çağı dışına çıkmış olup da üst dereceli
öğrenim kurumlarına gidememiş olan yurttaşlardan genel bilgilerini artırmak ve
kendilerinin daha iyi bir iş ve üretim unsuru olarak yetiştirilmeleri amacıyla
öğretim yapılır. Bu kurumlar gerçek ve tüzelkişilerle belediyeler, özel
idareler ve devlet tarafından açılabilir." hükümlerini içermektedir.
1580 sayılı Belediye Kanununun belediyenin görevlerini
düzenleyen 15 inci maddesinin 72 numaralı fıkrasında, "Zabıta belediye
memuru, belediye fen memuru, yapı kalfası ve yapıcı ve muhtelif meslek
ustaları gibi beldenin ve belediye idaresinin muhtaç olduğu meslekler erbabı
yetiştirmek üzere kurslar, dersler, gece ve hafta tatili günü dershaneleri ve
ikmal ve çırak, ev kadını mektepleri açmak ve idare etmek" hükmü yer
almaktadır.
Yukarıda yazılı hükümlerle Anayasanın 42 nci
maddesi gerekçesi birlikte değerlendirildiğinde: belediyeler, vakıflar,
dernekler, diğer resmi, özel kuruluşlar tarafından açılacak yetiştirici ve
tamamlayıcı kurslardaki eğitim ve öğretimin Milli Eğitim Bakanlığının gözetim
ve denetiminde bulunması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Bu tür eğitim ve öğretimin devletin bütünlüğünü ve birliğini
bozucu nitelikte olup olmadığının, ^Atatürk ilkeleri ve inkılapları
doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına uygun bulunup bulunmadığının
belirlenmesi için. .kursun amacı, planı, programı, eğiticilerin nitelikleri,
eğitim yeri ve.ortamı yönünden devletin gözetim ve denetimini sağlamak, ancak
Milli Eğitim Bakanlığından önceden izin alınması ile mümkündür.
Bu nedenle belediyelerce meslek edindirme kurslarının
açılmasından önce Milli Eğitim Bakanlığının izninin alınması gerektiği sonucuna
varılarak dosyanın Danıştay Başkanlığına sunulmasına (T.C.DANIŞTAY Birinci Daire Esas No: 2000/44 Karar No:
2000/50)
28-
İlgilinin bir üst göreve atanması için gereken şartlar
arasında bulunan müfettiş tarafından düzenlenen gizli raporların idari davaya
konu olabileceği hk. (Danıştay 12. Daire Esas No:1996/217 Karar No:1997/1297)
29-
…Memur iken işlediği disiplin suçundan dolayı hakkında
soruşturmaya başvurulmuş, ancak bu soruşturma bitmeden görevden ayrılmış bir
kişi hakkındaki soruşturmanın sonuçlandırılması gerekir. (D.3.D. K.1977/42)
30-
Davacının üç yıl süreyle aylıksız izin alması nedeniyle,
oturduğu lojmanı boşaltmasında hukuka aykırılık bulunmadığı hakkında. (Danıştay 5. Daire, E:2002/2116,
K:2005/3951, T:27/09/2005, DD: S:111, s.178)
31-
Davacıya isnad edilen “görevi ile
ilgili çıkar sağlama” fiili sübut bulduğundan, kademe ilerlemesinin
durdurulması cezası ile cezalandırılmasında hukuka aykırılık bulunmadığı
hakkında. (Danıştay 12. Daire,
E.2002/4325, K:2005/2510)
32-
Danıştay İkinci
Dairesince verilen ve
yürütmenin durdurulması isteminin kısmen kabulüne kısmen reddine ilişkin
bulunan 27.9.2004 günlü. E:2004/840 sayılı kararın, yürütmenin durdurulması
isteminin kabulüne ilişkin kısmına davalı idare itiraz etmekte ve kararın bu
kısmının kaldırılmasını istemektedir.
TÜRK
MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay İdari
Dava Daireleri Kurulunca gereği görüşüldü: 11.1.2004 günlü. 25343 sayılı Resmi
Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları
Yöneticilerinin Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliğinin 22. 23, 25 ve 26.
maddelerinin iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle açılan dava sonucunda;
Danıştay İkinci Dairesince verilen 27.9.2004 günlü, E:2004/840 sayılı kararda,
dava konusu Yönetmeliğin "Müdürlüğe Atama İçin Duyuru ve Atama"
başlıklı 22. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendinde, boş bulunan kurum
müdürlükleri için "mülakat" tarihinden en az bir ay önce duyuru
yapılacağı; 4 ve 5. fıkralarında, Ek:2'deki Yönetici Değerlendirme Formu
üzerinden yapılacak değerlendirme sonucunda en yüksek puan alan beş adayın
mülakata alınmaya hak kazanacağı; mülakat komisyonunca Ek:3'deki Mülakat Formu
üzerinden yapılacak değerlendirme sonucunda en yüksek puan alan adayın
atamasının yapılacağına ilişkin hükümlerin yer aldığı belirtildikten sonra,
kamu hizmetinin yürütülmesinde belirleyici olan personel unsurunun nesnel bir
şekilde kariyer ve liyakat ilkelerine uygun olarak düzenlenmesi, meslek İçinde
ilerlemede ve yükselmede ehliyet ve başarının esas alınmasının gerektiği,
müdürlük görevlerine atamaların yapılmasında, kriterleri objektif olarak belirlenmiş
bir yazılı sınav yerine sözlü sınav düzenlenmesinin hukuka uygun bulunmadığı,
ancak yazılı sınavdan sonra ayrı bir sözlü
sınav yapma konusunda da idarenin
takdir yetkisinin bulunduğu
gerekçesiyle, dava konusu Yönetmeliğin 22. maddesinin mülakat sınavına ilişkin
kısımlarının yürütülmesinin durdurulmasına, diğer maddeler yönünden yürütmenin
durdurulması isteminin reddine karar verilmiş olup, davalı İdare kararın
yürütmenin durdurulmasına ilişkin kısmına itiraz etmekte ve kararın bu kısmının
kaldırılmasını istemektedir.
Daire kararında da
belirtildiği üzere, müdürlük görevlerine atamaların yapılmasında, kriterleri
objektif olarak belirlenmiş bir yazılı sınav yerine sözlü sınav düzenlenmesi
hukuka uygun bulunmamaktadır. Ancak yazılı sınavdan sonra kapsamı ve
değerlendirme esasları belirsiz olan sözlü bir sınavın yapılması konusunda
idarenin takdir yetkisinin bulunduğuna ilişkin karar gerekçesinde ise hukuki
isabet görülmemiştir.
Açıklanan
nedenlerle, itirazen incelenen kararın; yürütmenin durdurulmasına
ilişkin kısmında. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun değişik 27.
maddesinde öngörülen koşulların gerçekleşmiş olduğu dikkate alınarak yürütmenin
durdurulması isteminin kabul edildiği anlaşıldığından ve davalı idarece öne
sürülen hususlar, bu kararın kaldırılmasını gerektirecek nitelikte
görülmediğinden, davalı idare itirazının bu gerekçe ile REDDİNE. 3.2.2005 günü
oybirliği ile karar verildi. T.C. Danıştay
İdari Dava Daireleri Kurulu Yd. İtiraz No:
2004/686
33-
Uyarma
ve kınama cezalarıyla ilgili disiplin kararlarının yasayla yargı denetimi
dışında tutulması.
Davacı …….. kendisine
savunması alınmadan kınama cezası verildiği, savunma hakkı tanınmaması
nedeniyle dava konusu işlemin yok hükmünde olduğu, davanın incelenmeksizin
reddi yolundaki idare mahkemesi kararında isabet olmadığı, dava konusu işlemin yoklğuna hükmedilmesi gerektiği iddialarıyla temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.
Bu
itibarla davacıya kınama cezası verilmesine ilişkin işlemin iptali istemiyle
açılan davayı, 657 sayılı Yasada yer alan, uyarma ve kınama cezalarına karşı
idari yargı yoluna başvurulamayacağı yolundaki hükümden hareketle
incelenmeksizin reddeden İzmir 2 Nolu İdare
Mahkemesinin temyizen incelenen kararında hukuki
isabet görülmemektedir.
34-
Anayasanın 129 ncu
maddesi üçüncü fıkrasında, memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında uyarma
ve kınama cezalarıyla ilgili disiplin kararlarının yargı denetimi dışında
bırakılabileceği belirtilmiştir. Ancak Anayasanın bu hükmüne göre, uyarma ve
kınama cezalarıyla ilgili disiplin kararlarının yasayla yargı denetimi dışında
tutulması mümkündür. (D.10.D: E. 1986/1113;K. 1988/806)
35-
Kanun yoluna başvurulduğundan bahisle iptal kararının
uygulanmamasının idare yönünden ağır hizmet kusuru oluşturduğu (Danıştay 5.Daire E. 1989/2113; K.
1991/756).
36-
Yetki devrinde bulunan
kamu yöneticisinin görevden ayrılmasının yetki devrini de sona erdireceği hk.
Bakılan davada, 1981 yılında bakanın atama yetkisini müsteşara
devrettiği açık ise de; dava konusu işlemin tesisi sırasında bakan değişmiş
bulunduğundan bu devrin yeni bakan yönünden hüküm ifade edip etmeyeceği hususu
önem kazanmaktadır. Bilindiği üzere kamu yöneticilerinin görev ve yetkileri
yasalarla belirlenir. Hatta bazen Anayasaların bile bu konuda düzenleme
getirdiği görülmektedir. Bu husus, kamu hizmetinin düzenli ve devamlı biçimde
yürütülmesini sağlamak amacına yönelik olduğu kadar, görev ve yetkinin kamu
düzeniyle ilgili olmasından da kaynaklanmaktadır. Yetki unsurunun bu temel
niteliğinden çıkan ilk sonuç onu kullanacak kişinin yasa cevaz vermedikçe bunu
başkasına devredememesidir. Şayet yasa belli bir konuda idari makamı değil de o
kamu hizmetini yürüten kişiyi yetkili kılmışsa yetkinin doğrudan doğruya bu
kişi tarafından kullanılması gerekir. Bu kullanım, göreve gelmekle başlar;
yasal sürenin bitmesi, (örneğin seçimle gelen kişinin yeniden seçilememesi,
emekliye ayrılma v.b.) veya idari bir işlem nedeniyle (örneğin görevden alma,
başka bir göreve atama) sona erer.
İdari işlemlerin yetkili kişilerce tesis edilmesi zorunludur.
Yetkili kişi ise işlemin tesis edildiği anda yetkili olandır. Yetkisiz kişinin
yaptığı bir işleme yetkili kişice sonradan verilen muvafakat (icazet) geçerli
olamaz.
Bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere; yasanın yetkiyi belli
bir kişiye tanımış olması halinde; bu kişi irade ve takdirini kullanarak yetki
devrinde bulunduktan sonra görevden ayrılmış, yerine de başka bir kamu
yöneticisi gelmişse devrolunan yetki kendiliğinden devredene döner. Çünkü aslolan yetkinin yasal sahibi tarafından kullanılmasıdır.
Yeni bir yetki devri yapılmadıkça yetkinin evvelce devralmış olan kişice
kullanılması, işlemi yetki yönünden sakatlar. Yetki devri konusunda evvelki
(devreden) yönetici ile onun yerine gelen sonraki yöneticinin iradeleri farklı
olabilir. Yeni yönetici yasanın kendisine verdiği yetkiyi devretmek
istemeyebilir. Bu takdirde evvelce devredilmiş yetkinin geçerli sayılması onun
iradesine aykırı düşüyor, bir başka deyişle, yasanın direkt olarak kendisine
vermiş olduğu yetkiyi kullanamıyor demektir. Yeni yöneticinin iradesini
belirtmesine kadar, yetkiyi devralan kişinin bu konuda hiçbir işlem yapmaması
gerekir. Arada geçecek zaman dilimi içinde kamu hizmetinin aksayacağı şeklinde
bir düşünce akla gele-bilirse de; yeni yöneticinin yetki devri konusundaki
iradesini hemen açıklaması ya da evvelce yetkiyi devralan yöneticinin yeni
gelen yöneticinin bu konudaki talimatını hemen istemesi yoluyla bu sakınca da
giderilebilir. Aksi halde yani yetki devri konusunda yeni yöneticinin irade
beyanına kadar yapılan işlemlerin geçerli sayılması, yasanın belli bir kişiye
verdiği yetkinin başka bir kişi tarafından kullanılması anlamına gelir ki buna
cevaz verici bir düşünce tarzı mevzuata aykırı düşer ve o idari işlemi yetki
yönünden sakat hale getirir.
Bakılan davada, her ne kadar davacının nakli işlemi, 1981
yılında bakan tarafından müsteşara yapılan yetki devrine dayanılarak tesis
edilmiş ise de, işlemin tesisi anında eski bakan görevde olmadığından, yukarıda
açıklandığı şekilde, naklen atama yetkisi artık müsteşardan çıkmış ve asıl
sahibi olan bakana dönmüştür. Yasal olarak yeni bakanın kullanması gereken
yetkinin, eski bir yetki devrine istinaden müsteşar tarafından kullanılması
mevzuata aykırıdır.
Açıklanan nedenlere göre,
temyiz isteğinin reddi ile.... İdare Mahkemesinin 11.7.1989 günlü, E. 1988/354,
K. 1989/278 sayılı kararının yukarıda belirtilen gerekçeler de eklemek
suretiyle onanmasına temyiz giderlerinin davalı idare üzerinde bırakılmasına
13.12.1989 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi (D.5. D. 13.12.1989 gün,
E.1989/2735, K. 1989/2286).
37-
11.6.2003
günlü, 25135 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren "Milli Eğitim
Bakanlığı Yönetici Atama ve Görevde Yükselme Yönetmeliğinin"
6-7-8-9-12-23-27-28. maddelerinin iptali ve yürütmenin durdurulması
istenilmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay ikinci Dairesi'nce davalı idarenin
birinci savunmasının geldiği görülerek işin gereği yeniden düşünüldü:
Davacı
Sendika, 11.6.2003 günlü, 25135 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren "Milli Eğitim Bakanlığı
Yönetici Atama ve Görevde Yükselme Yönetmeliğinin" 6-7-8-9-12-23-27-28. maddelerinin iptalini ve
yürütmenin durdurulmasını istemektedir.
11.6.2003 günlü, 25135 sayılı Resmi
Gazete'de yayımlanarak yürüdüğe giren Milli Eğitim Bakanlığı Yönetici
Atama ve Görevde Yükselme Yönetmeliğinin "Yönetici Olarak Atanacaklarda Aranacak
Genel Şartlar" başlıklı 7. maddesinin (e) fıkrasında, "Dördüncü kademe yöneticilik görevlerine atanacaklarda
aylıktan kesme veya maaş kesimi cezası dahil daha ağır disiplin cezası almamış olmak" hükmüne yer verilmiştir.
657 sayılı Devlet Memurları Kanununun
125/C maddesinde, memurun brüt aylığından 1/30 ile 1/8 arasında
kesinti yapılmasını gerektiren eylem ve durumlar, aynı Kanunun 125/D maddesinde
ise eylemin ağırlık derecesine göre memurun bulunduğu kademede ilerlemesinin 1-3
yıl durdurulmasını gerektiren eylem ve durumlar sayılmış, Kanunun
"Uygulama" başlıklı 132. maddesinin 4. fıkrasında,
kendilerine disiplin cezası olarak aylıktan kesme veya kademe ilerlemesini
durdurma cezası verilenlerin, valilik, büyükelçilik müsteşar, müsteşar
yardımcılığı, genel müdürlük, genel müdür yardımcılığı ve daire, başkanlığı
görevlerine atanamayacaktan öngörülmüş olup, böylece Kanun ile aylıktan kesme
ve/veya kademe ilerlemesini durdurma cezası alanların
atanamayacakları görevler sınırlı olarak sayılmış bulunmaktadır.
Dava konusu Yönetmeliğin 6/d maddesinde
sayılan dördüncü kademe yöneticilik görevlerine atanabilme
koşullarından biri olarak öngörülen aylıktan kesme veya maaş kesimi cezası dâhil daha ağır bir
disiplin cezası almamış olmak koşulu, İl milli eğitim müdürü, 1. hukuk müşaviri, araştırma planlama ve koordinasyon
kurulu başkanı, teftiş kurulu başkanı, Talim
ve Terbiye Kurulu başkanı kadrolarına yapılacak atamalar için de geçerli
sayıldığından, 657 sayılı Kanunun
yukarıda sözü edilen 132. maddesinde sayılan görevler dışında kalan bu görevler
için de bu koşulun getirilmesinde yasaya aykırı düzenleme yapıldığı açık olup
Yasa hükmünün kapsamını genişletici
nitelikte düzenleme getirilmesinde hukuka uyarlık görülmemiştir.
Anılan Yönetmeliğin " Yönetim
Kademelerine Geçişler" başlıklı 27. maddesinin 2. fıkrasında ise; Talim ve
Terbiye Kurulu Uzmanlığı, Araştırma Planlama ve Koordinasyon Kurulu Uzmanlığı ve Eğitim Uzmanlığı görevlerinden
birinde veya bu görevlerde toplam en az beş yıl süreyle bulunmuş olanların, il milli eğitim müdür yardımcısı
dahil olmak üzere bu Yönetmeliğin 6 ncı maddesinde belirtilen dördüncü kademe yöneticilik
görevlerine atanabilecekleri
öngörülmüştür.
Bu maddeyle getirilen düzenleme ile de
yönetmelik kapsamında yer almayan görevlerin tanımları yapılmamış ve Bakanlık
kadrolarında bulunan uzmanlık görevlerinin bugün kariyer uzmanlığa
dönüştürülmesine ilişkin mevzuat çalışmaları dahi tamamlamadan sadece bu görevlerde geçirilen
hizmet süresine bakılarak il milli eğitim müdür yardımcılığı dahil dördüncü kademe yöneticilik görevlerine
atanabilmeleri, diğer maddelerdeki hiyerarşik düzenlemeye ters düşmektedir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu Yönetmeliğin 7/e maddesinin
oy çokluğuyla 27. maddesinin 2. fıkrası yönünden ise oybirliğiyle
yürütülmesinin durdurulması isteminin kabulüne;, dava
konusu diğer hükümler yönünden ise olayda 2577 sayılı idari Yargılama
Usulü Kanununun 4001 sayılı Yasa ile değişik 27/2. maddesinde
öngörülen koşulların gerçekleşmemiş olması nedeniyle yürütmenin
durdurulması isteminin oybirliğiyle reddine 14.7.2004 tarihinde
karar verildi.
AYRIŞIK OY: 657
sayılı Devlet Memurları Kanununun 132/4 maddesinde, kendilerine disiplin cezalı
olarak aylıktan kesme veya kademe ilerlemesini durdurma cezası verilenlerin
valilik, büyükelçilik, müsteşar, müsteşar yardımcılığı, genel
müdürlük, genel müdür yardımcılığı ve daire başkanlığı görevlerine
atanamayacakları öngörülmüştür.
Yasada sayılan bu görevler dışında dava
konusu Yönetmeliğin 6/d maddesinde yer lan 1. hukuk müşaviri,
araştırma planlama ve koordinasyon kurulu Başkanı, Teftiş kurulu Başkanı,
Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı unvanları. Daire Başkanlığından daha üst
kadrolar olup idarece anılan görevler içinde bu koşulun getirilmesinde ve bu
durumun yönetmelikte yer almasında hukuka aykırılık görülmemiştir. İl Milli Eğitim
Müdürlüğü görevi ise; eğitim ve öğretim konusunda son derece
önemli bir makam olup, Daire Başkanlığı kadrosundan daha alt derece
görev değildir. Bu nedenle, İl Milli Eğitim Müdürlüğü içinde aynı koşulun
aranmasında hukuka aykırılık bulunmamıştır.
Açıkladığım nedenlerle
Yönetmeliğin 7le maddesi
yönünden de yürütmenin durdurulması isteminin reddi gerektiği görüşüyle
çoğunluk kararına katılmıyorum T.C. DANIŞTAY
İKİNCİ DAİRE Esas No : 2004/825
38-
İdarece 657 sayılı Yasanın
98/b ve 48/A-5 maddelerine göre davacının görevine son verildiği, olayda söz
konusu Ağır Ceza Mahkemesi kararı ile verilmiş olan cezanın iki altı aylık ceza
olmayıp hüküm fıkrasında tek bir ceza olarak yer alan on iki ay hapis cezası
olduğu, cezaların içtimaının yalnızca infaza yönelik olduğunu kabul etmenin
içtima kurallarına aykırı olacağı ve içtima edilen cezaların ilk niteliklerini
kaybedip içtima ile verilen yeni bir ceza haline geldiği, bu durumda davacıya
verilen cezanın 657 sayılı Yasanın 48 inci maddesinin ( A-5 ) bendi kapsamına
giren 6 aydan fazla hapis cezası olduğunun kabulünün gerektiği belirtilerek ret
kararında ısrar edilmiştir.
İstemin
Özeti: Mal Müdürü olan davacının, 12 ay hapis, 2 ay hafif hapis cezalarına
mahkum olması üzerine 657 sayılı Yasanın 98/b maddesi uyarınca görevine son
verilmesine ilişkin işlemin iptal edilmesi istemiyle açtığı dava sonucunda,
Ankara 6. İdare Mahkemesince verilen ret kararı, temyiz incelemesi üzerine
Danıştay Beşinci Dairesince bozulmuş ise de, Mahkeme bozma kararına uymayarak
ret kararında ısrar etmiştir. Davacı, Ankara 6. İdare Mahkemesinin ret
kararında ısrarına ilişkin 26.04.1993 günlü, E: 1992/1085, K: 1993/637 sayılı
kararının temyizen incelenerek bozulmasını
istemektedir.
Savunmanın
Özeti: Temyiz edilen kararın usul ve hukuka uygun olduğu belirtilerek istemin
reddi gerektiği savunulmaktadır.
Danıştay
Savcısı G.E.`nin Düşüncesi: Temyiz dilekçesinde öne
sürülen hususlar, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu`nun
49 uncu maddesinin 1 inci fıkrasında belirtilen nedenlerden hiçbirisine uymayıp
İdare Mahkemesince verilen kararın dayandığı hukuki ve yasal nedenler
karşısında anılan kararın bozulmasını gerektirir nitelikte görülmemektedir.
Açıklanan
nedenlerle temyiz isteminin reddiyle İdare Mahkemesi kararının onanmasının
uygun olacağı düşünülmektedir.
Türk
Milleti Adına hüküm veren Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulunca gereği
görüşüldü: Mal Müdürü olan davacının, 12 ay hapis, 2 ay hafif hapis cezalarına
mahkum olması üzerine 657 sayılı Yasanın 98/b maddesi uyarınca görevine son
verilmesine ilişkin işlemin iptal edilmesi istemiyle açtığı dava sonucunda,
Ankara 6. İdare Mahkemesinin 25.02.1988 günlü, E: 1987/668, K: 1988/153 sayılı
kararı ile dava reddedilmiş; bu karar temyiz incelemesi sonucu Danıştay Beşinci
Dairesince davacı hakkında verilen hapis cezalarının tek eylemden verilmeyip
iki ayrı eylem sonunda verildiğinden cezaların içtimai suretiyle toplamının
altı ayı aştığı gözönünde tutularak göreve son verme
yolunda tesis edilen işlemde mevzuata uyarlıktan söz edilemiyeceği
gerekçesiyle 15.01.1991 günlü, E: 1988/3454, K: 1991/26 sayılı kararla
bozulmuştur.
Ankara
6. İdare Mahkemesinin, Danıştay Beşinci Dairesinin bozma kararına uymayarak ilk
kararında ısrarı üzerine, davacı, bu kez 26.04.1993 günlü, E: 1992/1085, K:
1993/637 sayılı ısrar kararının temyizen incelenerek
bozulmasını istemektedir.
İdare
Mahkemesince, davacının Mal Müdürü iken geceleyin konut dokunulmazlığını bozmak
suçundan 6 ay hapis, zorla ırza geçmeye eksik kalkışma, fiili sarkıntılık
olarak nitelendirildiğinden 6 ay hapis, saldırgan sarhoşluk suçundan 2 ay hafif
hapis cezası ile neticede Türk Ceza Kanunu`nun 71 inci
maddesi uyarınca verilen cezalar içtima ettirilerek 12 ay hapis ve 2 ay hafif
hapis cezası ile cezalandırılmasının hükme bağlandığı, söz konusu cezanın
Yargıtay ilamı ile onanarak kesinleşmesinden sonra, idarece 657 sayılı Yasanın
98/b ve 48/A-5 maddelerine göre davacının görevine son verildiği, olayda söz
konusu Ağır Ceza Mahkemesi kararı ile verilmiş olan cezanın iki altı aylık ceza
olmayıp hüküm fıkrasında tek bir ceza olarak yer alan on iki ay hapis cezası
olduğu, cezaların içtimaının yalnızca infaza yönelik olduğunu kabul etmenin
içtima kurallarına aykırı olacağı ve içtima edilen cezaların ilk niteliklerini
kaybedip içtima ile verilen yeni bir ceza haline geldiği, bu durumda davacıya
verilen cezanın 657 sayılı Yasanın 48 inci maddesinin ( A-5 ) bendi kapsamına
giren 6 aydan fazla hapis cezası olduğunun kabulünün gerektiği belirtilerek ret
kararında ısrar edilmiştir.
Temyiz
edilen kararın, usul hükümlerine ve hukuka uygun olduğu ve kararın dayandığı
gerekçeler karşısında, temyiz dilekçesinde öne sürülen iddiaların, kararın
bozulmasını gerektirecek nitelikte olmadığı anlaşıldığından, davacının temyiz
isteminin reddine, Ankara 6. İdare Mahkemesince verilen 26.04.1993 günlü, E:
1992/1085, K: 1993/637 sayılı kararın ONANMASINA, 08.04.1994 günü oyçokluğu ile
karar verildi.
KARŞI
OY
Ankara
6. İdare Mahkemesince verilen ve Mahkemenin ret kararında ısrarına ilişkin
bulunan 26.04.1993 günlü, E: 1992/1085, K: 1993/637 sayılı kararının, Danıştay
Beşinci Dairesinin 15.01.1991 günlü, E: 1988/3454, K: 1991/26 sayılı bozma
kararında yer alan gerekçelerle bozulması oyuyla, temyize konu kararın onanması
yolunda verilen karara karşıyız. İDARİ
DAVA DAİRELERİ GENEL KURULU E. 1993/557 K. 1994/196
39-
Güvenlik soruşturmasına
ilişkin raporlarda yer alan bilgiler istihbari nitelik
taşıdıklarından hukuken geçerli başka bilgi ve belgelerle doğrulanmadıkça tek
başlarına hukuki delil gücünde kabul edilmezler.
İsteğin Özeti: Diyarbakır
İdare Mahkemesinin 04.12.1986 günlü ve E: 1986/79, K: 1986/373 sayılı kararının
dilekçede ileri sürülen nedenlerle temyizen
incelenerek bozulması istenilmektedir.
Danıştay Savcısı N.E.`nin Düşüncesi: Temyiz dilekçesinde öne sürülen hususlar,
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasasının 49. maddesinin 1. fıkrasında
belirtilen nedenlerden hiçbirisine uymayıp İdare Mahkemesince verilen kararın
dayandığı hukuki ve yasal nedenler karşısında anılan kararın bozulmasını
gerektirir nitelikte görülmemektedir.
Açıklanan nedenlerle
temyiz isteminin reddiyle İdare Mahkemesi kararının onanmasının uygun olacağı
düşünülmektedir.
Türk Milleti Adına Hüküm
veren Danıştay Beşinci Dairesince işin gereği düşünüldü: Dava, Dicle
Üniversitesi Rektörlüğünce açılan memuriyet sınavını kazanmış olmasına karşın
atamasının yapılmaması yolunda davalı idarece tesis edilen 30.01.1986 günlü ve
Tıp-86-81 sayılı işleminin iptali isteğiyle açılmıştır. Diyarbakır İdare
Mahkemesinin 04.12.1986 günlü E: 1986/79, K: 1986/373 sayılı kararıyla; dava
konusu işlemin davacı hakkındaki güvenlik soruşturmasının olumsuzluğu nedeniyle
tesis edildiği, güvenlik soruşturması sonucunda adı geçenin 12.08.1979 gününde
meydana gelen ve bir ilin belediye başkanı ile akrabalarının ölümü ile
sonuçlanan olayın aydınlatılması için zanlı olarak gözaltına alınan 30 kişi
arasında bulunduğu yapılan sorgulaması sonunda olayla ilgisinin bulunmadığı
anlaşılarak serbest bırakıldığı, ayrıca bir diğer ilde yapılacak olan 1 Mayıs
mitingine katılacak olan grupla, birlikte aramadan geçirildiği, her iki olay
dolayısıyla hakkında adli yönden işlem yapılmadığının anlaşıldığı, açıktan
atama konusunda idareye en iyi adayı seçip alma konusunda tanınan takdir
yetkisinin yargı kararı ile kısıtlanmaması gerektiği, sınavı kazanmanın tek
başına memuriyete giriş için kazanılmış hak oluşturmadığı, güvenlik
soruşturması olumlu olmayan ve içeriği itibariyle idareye güven vermeyen
davacının göreve alınmamasına ilişkin işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı
gerekçesiyle dava reddedilmiştir.
Davacı, atanmasına engel
bir husus bulunmadığını öne sürmekte ve kararın temyizen
incelenerek bozulmasını istemektedir.
T.C Anayasasının 128.
maddesi "... Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri,
atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri aylık ve ödenekleri
ve diğer özlük işleri kanunla ... düzenlenir..." hükmünü taşımakta olup
70. maddesinin ikinci fıkrasında da "Hizmete alınmada, görevin
gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez." kuralına yer
verilmektedir. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu`nun
48. maddesiyle, Anayasanın sözü geçen hükümlerine uygun olarak, Devlet Memurluğuna
atanmanın genel ve özel koşulları objektif kriterler halinde düzenlenmiş
bulunmaktadır.
Davalı idarece yöntemine
uygun olarak açılan sınavda başarılı olan ve memur olmak için gerekli diğer
genel ve özel koşulları taşıdığı konusunda herhangi bir uyuşmazlık bulunmayan
davacının hakkında yaptırılan güvenlik soruşturması sonucunda düzenlenen rapor gözönünde tutularak atamasının yapılmadığı dosyadaki
belgelerin incelenmesinden anlaşılmıştır.
Bir kamu görevine açıktan
atama yapmak konusunda idarenin takdir yetkisinin bulunduğu ve yargı kararıyla
idarenin bu yetkiyi kullanmaya zorlanamayacağı açıktır. Ancak idarenin bu
yetkiyi kullanması ve açıktan atama yapmak üzere gerekli işlemleri başlatması
durumunda bu yetkinin kullanımının yetki, şekil, sebep, konu ve maksat
yönlerinden yargı denetimine tabi olduğu konusunda da duraksamaya yer yoktur.
Olayda, idarece açılan sınavı kazanan ve
memuriyete atanmak için yasaca öngörülen genel ve özel koşulları taşıdığı
konusunda uyuşmazlık bulunmayan davacının, hakkındaki güvenlik soruşturmasının
olumsuz olduğu gerekçesiyle ataması yapılmamış ise de bizzat söz konusu
raporda, davacının gözaltına alınmasına ve üstünün aranmasına neden olan
olaylarla ilgisi olmadığının sonradan anlaşılarak serbest bırakıldığının belirtilmiş
bulunulması, ve ayrıca bu olaylardan verilmiş bir mahkumiyet kararının
bulunmaması karşısında bu raporun varlığının atamayı haklı kılacak hukuki bir
neden olarak kabulü olanaksızdır. Dolayısıyla dava konusu işlem bu yönden
hukuka aykırı olduğu gibi Mahkemece bu olgunun gözardı
edilmesinde de hukuki isabet görülmemiştir.
Öte yandan Mahkeme
kararında "Açıktan atama işlemlerinde yeterlik ve yarışma sınavlarının
yanında ayrıca güvenlik soruşturmasının olumlu olması gerekmektedir. Açıktan
atamalarda şüphe hali dahi memuriyete almaya engel teşkil edebilmektedir.
Güvenlik soruşturması olumlu olmayan ve içeriği itibariyle idareye güven
vermeyen davacının göreve alınmamasına ilişkin işlemde hukuka aykırılık
bulunmamaktadır." denilmektedir.
Anayasanın Türkiye Cumhuriyetinin
"hukuk devleti" olduğunu vurgulayan 2. maddesi hükmü karşısında bu
gerekçe ve görüşlere katılmaya olanak görülmemiştir. Herşeyden
önce, güvenlik soruşturmasına ilişkin raporlarda yer alan bilgiler istihbari nitelik taşıdıklarından hukuken geçerli başka
bilgi ve belgelerle doğrulanmadıkça bu raporların tek başlarına hukuki delil
gücünde kabul edilmeleri ve ilgililer aleyhine kullanılmaları hukuk devleti
ilkesine aykırı düşer. Öte yandan hukuk devletinde idarenin ve kişilerin hak ve
yükümlülükleri, demokratik esaslara uygun olarak, objektif kriterler halinde
ayrı ayrı belirlenmiş olup idarenin kişilerin hak ve
menfaatlerini etkileyen konularda "şüphe"ye dayanarak işlemler tesis
etmesi uygun ve doğru görülemez. Memuriyete atanmada böyle bir kıstasın kabulü
Anayasanın 70/2. maddesiyle de bağdaşmayacağı gibi 657 sayılı Yasanın 48.
maddesiyle de bağdaşmaz.
Açıklanan nedenlerle,
Diyarbakır İdare Mahkemesinin 04.12.1986 günlü, E: 1986/79, K: 1986/373 sayılı
kararının 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu`nun
49. maddesinin 1/b bendi uyarınca BOZULMASINA, uyuşmazlık sadece hukuki
noktalara ilişkin bulunduğundan ve dosya içindeki bilgi ve belgeler karar
verilmesi için yeterli olduğundan aynı maddenin 2. fıkrası uyarınca dava konusu
işlemin iptaline, 10.03.1988 gününde oybirliğiyle karar verildi. D.5.D. E. 1987/406 K. 1988/704
40-
Mesleklerini serbest
olarak icra edenler hariç tüm sağlık personelinin haftalık çalışma süresi 45
saattir.
İsteğin Özeti: Erzurum
İdare Mahkemesinin 03.11.1989 günlü, E:1989/203, K:1989/431 sayılı kararının
dilekçede yazılı nedenlerle temyizen incelenerek
bozulması isteminden ibarettir.
Davalı İdarenin
Savunmasının Özeti: Mahkeme kararının tazminata ilişkin kısmının usul ve kanuna
uygun olduğu, ileri sürülen nedenlerin 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanunu`nun 49. maddesine uymadığı, bu nedenle davacı
isteminin reddi gerekeceği yolundadır.
Danıştay Savcısı Ö.B.`nin Düşüncesi: 2368 sayılı Sağlık Personeli Tazminat ve
Çalışma Esaslarına Dair Kanunun 2 nci maddesinde
"Kamu sağlık hizmetlerinde çalışan personelin haftalık kanuni çalışma
süresi 45 saattir. Ancak bu Kanunun 4 üncü maddesinde tanınmış olan haktan
yararlananlar için bu süre 40 saattir. Günlük çalışma saatleri 657 ve 526
sayılı Kanunlardaki hükümlere göre tespit edilir." hükmü getirilmiştir.
Aynı Kanunun 4 üncü
maddesinde "Birinci madde kapsamına giren personelden özel kanunlarına
göre meslek ve sanatlarını serbest olarak icra etme hak ve yetkisine sahip
olanlar istedikleri takdirde birinci maddede öngörülen tazminat hakkından
yararlanmamak şartı ile serbest olarak çalışabilirler..." hükmü
getirilmiştir.
Yukarıda metinleri
açıklanan madde hükmünden anlaşılacağı üzere 2368 sayılı Kanunun 2 nci maddesinde yazılı olan "Kamu sağlık hizmetlerinde
çalışanlar" özel kanunlarına göre meslek ve sanatlarını serbest olarak
icra etmek hak ve yetkisine sahip olmaları gerekmektedir.
Nitekim 2162 sayılı
Kanunun 1 inci maddesinde bu personelin 657 sayılı Kanunun 36 ncı maddesinde yazılı "Sağlık hizmetleri ve yardımcı
sağlık hizmetleri" sınıfına dahil oldukları açıkça belirtilmiştir.
657 sayılı Kanunun 36.
maddesinde yer alan "Sağlık hizmetleri ve yardımcı sağlık hizmetleri"
sınıfı ile ilgili bölüm incelendiğinde bu personelin meslek ve sanatını icra
etmek için özel bir eğitim ve öğretimden geçmesinin zorunlu olduğu
görülecektir.
Yine 657 sayılı Kanunun 36
ncı maddesinde yer alan "Yardımcı hizmetler
sınıfı" ile ilgili bölümde "tedavi kurumlarında hastaların ve hastahanelerin temizliği ve basit bakımı ile ilgili
hizmetleri yapmak" hükmü getirilmiştir.
Dosyanın incelenmesinden
davacının Erzurum Üniversitesine bağlı tedavi kurumlarında "hasta
bakıcı" olarak çalıştığı ve bu meslek ve sanatını icra etmek için herhangi
bir eğitim ve öğretimden geçmediği anlaşıldığından davacının 657 sayılı Kanunun
36 ncı maddesinde yer alan "Yardımcı Hizmetler
Sınıfında" çalıştığının kabulü zorunludur.
Bu durumda; davacının 657
sayılı Kanun kapsamında çalıştığı açık olduğu cihetle çalışma süresi açısından da
aynı Kanunun 99 uncu maddesinde yer alan 40 saatlik süreye tabi olması yasa
hükmü gereğidir.
Davacının; 2162 sayılı
"Sağlık Personelinin tam süre çalışma esaslarına Dair Kanunun"
yürürlükten kaldırılması tarihi olan 1980 yılından itibaren haftada 9 saat
çalıştırıldığı dosya içeriği ile sabit olduğundan davacının 657 sayılı Kanunun
99 uncu maddesi hükmüne aykırı olarak fazla çalıştırılması yolunda tesis edilen
işlemini iptal eden mahkeme kararında yasal isabetsizlik görülmemiştir.
Diğer taraftan; davacının
fazla çalıştırıldığı sabit olduğu cihetle bu fazla çalışmaya ait ücretin yasal
faizi ile birlikte davacıya tazminat olarak ödenmesi gerekmektedir.
Yukarıda açıklanan
nedenlerle davacının temyiz isteminin kabulü ile mahkeme kararının tazminatın
ödenmemesi yolundaki kısmının bozulması davalı temyiz isteminin reddi gerektiği
düşünüldü:
Türk Milleti Adına hüküm
veren Danıştay Beşinci Dairesince işin gereği düşünüldü: Davacı, davalı kurumda
günde dokuz saat çalıştırıldığından bahisle günde bir saatlik fazla çalışma
ücreti ödenmesi istemiyle yaptığı başvurunun yanıt verilmemek suretiyle reddine
ilişkin işlemin iptali ile geriye doğru beş yıllık fazla çalışma ücretinin
tazminat olarak ödenmesine hükmedilmesi istemiyle dava açmıştır.
Erzurum İdare Mahkemesinin
03.11.1989 günlü, E:1989/203, K:1989/431 sayılı kararıyla; 657 sayılı Yasanın
36. maddesinin VIII. bendinde Yardımcı Hizmetler Sınıfının, anılan maddenin
III. bendinde ise, Sağlık Hizmetleri ve Yardımcı Sağlık Hizmetleri sınıfının
düzenlendiği, III. bende göre bir memurun bu sınıftan sayılabilmesi için
"mesleki eğitim görerek yetişmiş olma" koşulunun arandığı, davacının
mesleki eğitim görerek yetişmiş olmadığı, yardımcı sağlık hizmetleriyle ilgili
herhangi bir yan ödeme almadığı, yaptığı işin ise nitelik itibariyle tedavi
kurumlarında hastaların ve hastanelerin temizliği ve basit bakımı ile ilgili
hizmetleri yapmaktan ibaret bulunduğu dolayısıyla adı geçenin yardımcı sağlık
hizmetleri değil yardımcı hizmetler sınıfına dahil olduğunun anlaşıldığı, öte
yandan anılan Yasanın 99. maddesinde belirlenen çalışma süresinin günde bir
saat aşıldığı ve 178. maddesindeki koşulların oluştuğu dolayısıyla günde bir
saat fazla çalıştığı saptanan davacıya fazla mesai ücreti verilmesi gerekirken
aksine tesis edilen işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı, 1985, 1986, 1987, 1988
ve 1989 yılı bütçelerinde Tıp Fakültelerinde çalıştırılan hastabakıcılara bu
tür bir ücret verilmesi öngörülmediği gibi üniversite olanaklarıyla
verilebilecek sınırlı miktardaki fazla çalışma ücretinin de geçmiş yıllarda
olanaklar ölçüsünde dağıtıldığı ve böylece davacının isteminin karşılanmasına
olanak bulunmadığı, kaldı ki maddi tazminatın yapılan işlem ya da eylem
nedeniyle kişilerin mal varlıklarında meydana gelen eksilmeyi karşılamaya
yönelik olduğu hususunun Danıştay`ın çeşitli
kararlarında vurgulandığı, bu nedenle adı geçenin geçmişe yönelik 5 yıllık
fazla çalışma ücretinin tazminat olarak ödenmesi isteminin haklı dayanağının
bulunmadığı gerekçeleriyle davacılara fazla çalışma ücreti verilmemesi yolunda tesis
edilen işlemin iptaline, geçmişe yönelik 5 yıllık fazla çalışma karşılığının
tazminat olarak ödenmesine hükmedilmesi isteminin ise reddine karar
verilmiştir.
Davacı, 657 sayılı Yasanın
99. maddesine göre haftada 40 saat çalışması gerektiği halde, yardımcı sağlık
personeli olduğundan bahisle günde dokuz saat haftada 45 saat çalıştırıldığının
ve bu nedenle günde 1 saatlik fazla çalışma ücretini hakettiği
hususunun Mahkeme kararıyla saptandığını, buna karşılık, dava tarihinden geriye
doğru 5 yıllık fazla çalışma ücretine hükmedilmemesinin hukuka aykırı olduğunu
üniversitenin tazminatı ödeyebilecek durumda bulunduğunu öne sürerek; davalı
idare ise, davacının hastabakıcı olarak sağlık kuruluşunda sağlıkla ilgili
görev yaptığı, özel bir yasa olan 2368 sayılı Yasanın 2. maddesinde Kamu sağlık
hizmetlerinde çalışan personelin haftalık çalışma süresinin 45 saat olarak
belirlendiği, ayrıca mahkemece vekalet ücretinin taraflar üzerinde
bırakılmasının hukuka aykırı olduğu iddiası ile kararın bu hususlara ilişkin kısımlarının
temyizen incelenerek bozulmasını istemektedirler.
657 sayılı Yasanın 99. maddesinde; memurların haftalık çalışma süresinin genel
olarak 40 saat olduğu ancak özel kanunlarla yahut bu kanuna veya özel kanunlara
dayanılarak çıkarılacak tüzük ve yönetmeliklerde kurumların ve hizmetlerin
özellikleri dikkate alınmak suretiyle farklı çalışma sürelerinin tesbit olunacağına işaret edilmektedir.
Bu düzenlemeden de
anlaşılacağı üzere yasa koyucu, devlet memurlarının haftalık çalışma sürelerini
tüm kamu personeli yönünden mutlak ve ortak bir esasa bağlamamış, kurumların ve
hizmetlerin özelliklerine göre genel esastan ayrılınmasına
ve farklı çalışma süreleri saptanmasına izin vermiştir.
Kamu sağlık hizmetlerinin
önemi düşünülerek bu hizmetlerde çalışan personel yönünden, 657 sayılı Yasayla
Devlet memurları için genel olarak öngörülen haftada 40 saatlik çalışma
süresinden farklı bir düzenlemeye gidilmesinin hizmetin bir gereği olduğu
duraksamaya yer bırakmayacak kadar açıktır. Nitekim 2368 sayılı Sağlık Personelinin
Tazminat ve Çalışma Esaslarına Dair Kanunun 2. maddesinde; kamu sağlık
hizmetlerinde çalışan personelin haftalık kanuni çalışma süresinin 45 saat
olduğu açıkça belirtilerek hizmetin özelliği vurgulanmıştır. Anılan maddede
kamu sağlık hizmetlerinde çalışan görevlilerin mensup olduğu sınıf ve sağlık
hizmetine katkının doğrudan ya da dolaylı olması yönünden bir ayrım yapılmamış,
sağlık hizmetinin bütünlüğü gözönünde tutularak, özel
kanunlarının verdiği hak ve yetkiye dayanarak mesleklerini serbest olarak icra
edenler hariç tüm personel ortak çalışma düzenine tabi kılınmıştır.
Öte yandan 2162 sayılı
Yasa kapsamında bulunan personele en yüksek Devlet memuru aylığının % 50 sini
geçmemek üzere aylık tazminat verileceği öngörüldüğü halde bu yasayı yürürlükten
kaldıran 2368 sayılı Yasada anılan personele 01.01.1981 tarihinden itibaren
657, 926 ve 1765 sayılı Yasalara göre hak edilen aylık, yakacak yardımı, iş
riski, iş güçlüğü, temininde güçlük zammı ve mahrumiyet yeri ödeneği verilmesi
hükme bağlandığından davacının kendisine sağlık tazminatı verilmediği yolundaki
iddiasının geçerli yönü bulunmamaktadır. Hastabakıcı kadrosunda ve yardımcı
hizmetler sınıfında bulunan davacının tedavi kurumunda hastaların ve hastanenin
temizliği ile ilgili hizmetleri yaptığı ve 2368 sayılı Yasanın 1. maddesinde
öngörülen iş riski zammından yararlandığı dava dosyasında bulunan bilgi ve
belgelerin incelenmesinden anlaşılmaktadır.
Belirtilen yasal duruma
göre haftada 45 saat çalışma süresine tabi bulunan davacı hakkında, ortada fazla
sayılabilecek bir çalışma bulunmadığı için fazla mesai ücreti verilmemesinde
mevzuata aykırılık bulunmadığından bu yolda tesis edilen işlemin iptaline
ilişkin mahkeme kararında hukuki isabet görülmemiştir.
Davacının geçmiş 5 yıllık
süreye ait fazla mesai ücretlerinin ödenmesine karar verilmesi yolundaki istemi
Mahkemece "... 1985-1986-1987-1988 ve 1989 yılı bütçelerinde Tıp
Fakültelerinde çalıştırılan hastabakıcılara bu tür bir ücret verilmesi
öngörülmediği gibi, üniversite olanaklarıyla verilebilecek sınırlı miktardaki
fazla mesai ücreti de geçmiş yıllarda olanaklar ölçüsünde dağıtıldığından
davacıların bu istemlerinin karşılanması olanağı bulunmamaktadır. Kaldı ki,
maddi tazminatın yapılan işlem ya da eylem nedeniyle kişilerin mal
varlıklarında meydana gelen eksilmeyi karşılamaya yönelik olduğu"
gerekçesiyle reddedilmiş olup yasaların kamu görevlileri için öngörüldüğü
hakların kurum bütçesinde yeterli ödenek bulunmadığı gerekçesi ile
engellenmesinin mümkün olmaması ve mahrum kalınan yasal hakların da mal varlığındaki
eksilme kavramı içinde yer alması nedenleriyle belirtilen gerekçeye katılmaya
hukuken olanak yok ise de, mahkemenin dava konusu işlemle ilgili olarak
yukarıda belirtilen hukuki durumu dikkate alarak vereceği karar sonucuna göre,
geriye doğru 5 yıllık fazla çalışma ücretinin tazminat olarak ödenmesi isteği
hakkında yeniden karar vermesi gerekmektedir.
Açıklanan nedenlerle
tarafların temyiz isteminin kabulü ile Erzurum İdare Mahkemesince verilen
03.11.1989 günlü, E:1989/203, K:1989/431 sayılı kararın 2577 sayılı Yasanın 49.
maddesinin 1. fıkrası uyarınca bozulmasına, anılan maddenin 3622 sayılı Yasayla
değişik 3. fıkrası uyarınca ve yukarıda belirtilen hususlar gözününde
bulundurulmak suretiyle yeniden karar verilmek üzere dosyanın adı geçen mahkemeye
gönderilmesine, 19.12.1990 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (D.5.D.E. 1990/628 K. 1990/3083)
41-
İstisnai memuriyete atananlara, 657 sayılı Yasanın aday
memurlara ilişkin hükümlerinin
uygulanamayacağı hk.(Danıştay 12. Daire Esas No:1995/8281 Karar No:1998/348)
42-
Ceza kovuşturması
nedeniyle görevden uzaklaştırılan memurun maaşından yapılan kesintilerin
ödenmesi için beraat kararının kesinleşmesinden itibaren 60 gün içinde idareye
yapılan başvurunun sonuçsuz kalması üzerine ikinci 60 günlük sürede dava
açılabilir.
İsteğin
Özeti: Sakarya İdare Mahkemesinin 30.11.1994 günlü, E:1993/704, K:1994/1436
sayılı kararının dilekçede yazılı nedenlerle temyizen
incelenerek bozulması isteminden ibarettir.
Danıştay
Tetkik Hakimi M.Y.`nin Düşüncesi: 657 sayılı Kanunun
"Görevden Uzaklaştırma" ile ilgili hükümlerinin incelenmesinden; ceza
kovuşturması nedeniyle görevden uzaklaştırılan devlet memurlarının haklarındaki
ceza yargılaması sonucu verilecek kararın kesinleşmesinden önce de görevlerine
iade edilmesi konusunda idareye takdir yetkisi verilmişken, açıkta geçirdikleri
sürece maaşlarından yapılan kesintilerin ödenmesi için haklarında verilecek
beraat kararının kesinleşmesi zorunlu kılınmıştır. Bu hükümler göz önünde
bulundurulduğunda, davacının hakkındaki beraat kararının kesinleşmesinden sonra
idareye yaptığı başvuru üzerine açtığı davanın 2577 sayılı Kanunun 10. maddesi
gereğince süresinde olduğu anlaşıldığından, davacının temyiz isteminin kabulü
ile idare mahkemesi kararının esastan karar verilmek üzere bozulmasının uygun
olacağı düşünülmüştür.
Danıştay
Savcısı S.A.`nın Düşüncesi: Temyiz dilekçesinde öne
sürülen hususlar, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu`nun
49. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen nedenlerden hiçbirisine uymayıp idare
mahkemesince verilen kararın dayandığı hukuki ve yasal nedenler karşısında
anılan kararın bozulmasını gerektirir nitelikte görülmemektedir.
Açıklanan
nedenlerle temyiz isteminin reddiyle idare mahkemesi kararının onanmasının
uygun olacağı düşünülmektedir.
Türk
milleti adına hüküm veren Danıştay Beşinci Dairesince işin gereği düşünüldü:
Dava, tutuklanması nedeniyle açığa alınan ve 5 yıl 8 ay sonra görevine iade
edilen davacının açıkta kaldığı süre içinde maaşından 1/3 oranında yapılan
kesintiler ile bu sürelere ilişkin olarak yapılacak intibakından doğan
alacaklar tutarı olan toplam 100.000.000.- liranın ödenmesine hükmedilmesi
istemiyle açılmıştır.
Sakarya
İdare Mahkemesinin 30.11.1994 günlü, E:1993/704, K:1994/1436 sayılı kararıyla;
1050 sayılı Muhasebei Umumiye Kanunu`nun 93. ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu`nun 10. maddelerinde yer alan hükümlerin birlikte
değerlendirilmesinden, idareden alacağı olan kimselerin beş yıl içinde idareye
başvurarak alacaklarını istemeleri, bu istemlerinin reddi halinde de, 2577
sayılı Kanunda öngörülen 60 günlük süre içinde dava açmaları gerektiği sonucuna
varıldığı; dava dosyasının incelenmesinden, ... Sağlık Müdürlüğünde sağlık
memuru olarak görev yapmakta iken 1981 yılının Ocak ayında tutuklanması
nedeniyle 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu`nun 140.
maddesi uyarınca açığa alınan davacının 21.08.1986 tarih ve 10587 sayılı
valilik oluru ile görevine iade edildiği, davacının görevine başladıktan sonra
davalı idareye başvurarak maaş farklarının ve bu sürede durdurulan
terfilerinden doğan alacaklarının ödenmesini istediği, 15.01.1987 gün ve 3945
sayılı yazı ile bu husustaki isteğinin ancak hakkında açılan ceza davasının
sonuçlanması halinde yerine getirilebileceğinin bildirildiği, davacının
09.11.1990 ve 28.01.1993 günlü dilekçelerle başvurarak bu konudaki isteğini
yenilediği, davalı idarenin bu başvurulara herhangi bir cevap vermediği, son
olarak davacının 12.04.1993 tarihli dilekçe ile başvurarak açıkta bulunduğu
sürelere ilişkin maaş farklarının ödenmesini istediği ve bu isteğinin 25.05.1993
gün vs 4584 sayılı işlemle reddi üzerine bakılan davayı 26.05.1993 tarihinde
açtığının anlaşıldığı; bu durumda, davalı idarenin 21.08.1986 gün ve 10587
sayılı işlemi ile görevine iade edilen davacının bu tarihten itibaren beş yıl
içinde mahrum kaldığı maaş farklarının tarafına ödenmesi için başvurduğu,
davalı idarenin davacının bu isteğini 15.01.1987 gün ve 3945 sayılı işlemle
reddettiği, davacının bu yazının kendisine tebliğinden itibaren en geç 60 gün
içinde dava açması gerekirken bu süreden çok sonra 26.05.1993 tarihinde açılan
davanın süre aşımı nedeniyle esasının incelenmesine olanak bulunmadığı
gerekçesiyle dava süre yönünden reddedilmiştir.
Davacı,
usul ve hukuka aykırı olduğunu iddia ettiği idare mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.
2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu`nun 3622 sayılı
Kanunla değişik 10. maddesinde "1 - İlgililer, haklarında idari davaya
konu olabilecek bir işlem veya eylemin yapılması için idari makamlara
başvurabilirler.
2 -
Altmış gün içinde bir cevap verilmezse istek reddedilmiş sayılır. İlgililer
altmış günün bittiği tarihten itibaren dava açma süresi içinde, konusuna göre Danıştaya, idare ve vergi mahkemelerine dava
açabilirler..." hükmüne yer verilmiştir.
Olayda
davacının tutuklanması nedeniyle görevinden uzaklaştırıldığı ve hakkındaki ceza
yargılaması sonuçlanmadan idarece 21.08.1986 tarihli olur ile görevine iade
edildiği, davacının görevine iade edildikten sonra idareye başvurarak maaşından
yapılan kesintilerin ödenmesini istediği, idarece 15.01.1987 gün ve 3945 sayılı
yazı ile ödemenin ancak hakkındaki yargı kararı sonucunda yapılacağının
belirtildiği, bu arada hakkındaki mahkumiyet kararının bozulduğu ve 4. Kolordu
Komutanlığı Sıkıyönetim ( 1 ) Numaralı Askeri Mahkemesinin temyiz edilmeyerek
kesinleşen 20.10.1992 günlü, E:1992/10, K:1992/11 sayılı kararıyla beraat
ettiği, davacının bu karar üzerine 28.01.1993 tarihinde idareye yeniden
başvurarak maaşından yapılan kesintilerin ödenmesini ve intibakının yapılmasını
istediği, bu başvurusuna herhangi bir cevap verilmemesi üzerine ( 14.01.1993
günlü onay ile idarenin kendiliğinden intibakını yaptığı ), bakılan davayı
26.05.1993 tarihinde açtığı anlaşılmaktadır.
Uyuşmazlığın
temelinin "Görevden Uzaklaştırma"ya
dayanması nedeniyle 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu`nun
anılan konuya ilişkin hükümleri üzerinde durmak gerekli görülmüştür:
657
sayılı Kanunu`nun 137. maddesinde, görevden
uzaklaştırma, kamu hizmetlerinin gerektirdiği hallerde görevi başında
kalmasında sakınca görülecek devlet memurları hakkında alınan ihtiyati bir
tedbir olarak tanımlanmış, 140. maddesinde de, haklarında mahkemelerce cezai
kovuşturma yapılan devlet memurlarının da görevden uzaklaştırılabileceği
belirtilmiştir.
Anılan
Kanunun 143. maddesinde ise görevinden uzaklaştırılan memurun göreve tekrar
başlatılmasının zorunlu olduğu haller tek tek
sayılmış ve bu arada ( b ) bendinde, yargılamanın men`ine veya beraatine karar verilenlerin hakkındaki kararların
kesinleşmesi halinde idareye görevden uzaklaştırma tedbirinin kaldırılması
konusunda yükümlülük getirilmiş olup, 144. maddede de, "140 ve 142 nci maddelerle 143 üncü maddenin a, b, c fıkralarında
yazılı olanlar hakkındaki görevden uzaklaştırma tedbiri, devlet memurunun
soruşturmaya konu olan fiillerinin, hizmetlerini devama engel olmadığı hallerde
her zaman kaldırılabilir." hükmüne yer verilmek suretiyle maddede
öngörülen koşullarda, görevinden uzaklaştırılan memurların görevlerine
döndürülüp döndürülmemesi hususunda idarelere takdir yetkisi tanınmıştı.
Diğer
taraftan, yine aynı kanunun değişik 141. maddesinde, "Görevden
uzaklaştırılan ve görevi ile ilgili olsun veya olmasın herhangi bir suçtan
tutuklanan veya gözaltına alınan memurlara bu süre içinde aylıklarının üçte
ikisi ödenir. Bu gibiler bu kanunun öngördüğü sosyal hak ve yardımlardan
faydalanmaya devam ederler. 143 üncü maddede sayılan durumların gerçekleşmesi
halinde, bunların aylıklarının kesilmiş olan üçte biri kendisine ödenir ve
görevden uzakta geçirdikleri süre, derecelerdeki kademe ilerlemesinde ve bu
sürenin derece yükselmesi için gerekli en az bekleme süresini aşan kısmı, üst
dereceye yükselmeleri halinde, bu derecede kademe ilerlemesi yapılmak suretiyle
değerlendirilir." hükmü yer almıştır.
Görüldüğü
gibi yasa koyucu, 143. madde ile haklarında mahkemece cezai kovuşturma
yapıldığı için görevinden uzaklaştırılan devlet memurları hakkında verilecek
beraat kararının kesinleşmesi halinde görevden uzaklaştırma tedbirinin
kaldırılmasını zorunlu kılmış, ayrıca, 144. madde ile de görevden uzaklaştırma
tedbirinin daha önce de kaldırılması konusunda idareye takdir yetkisi
tanınmıştır. Bununla birlikte, 144. madde uyarınca göreve iade edilenlerin,
görevden uzakta geçirdikleri süre için aylıklarından yapılan kesintilerin
ödenmesi ve bu sürenin intibaklarından değerlendirilmesi ancak, 143. maddede
sayılan durumların gerçekleşmesi ( olayda beraat kararının kesinleşmesi ) ile
mümkündür. Diğer bir anlatımla, haklarında verilecek beraat kararı
kesinleşmeden ilgililerin görevlerine iade edilmeleri konusunda idareye takdir
yetkisi verildiği halde, bu takdir yetkisinden hareketle görevlerine iade
edilenlerin aylıklarından yapılan kesintilerin ödenmesi için haklarındaki
beraat kararının kesinleşmesi zorunlu kılınmıştır.
Bu
durum karşısında, davacının açıkta geçirdiği sürede maaşından yapılan
kesintilerin, hakkındaki yargı kararının kesinleşmesi üzerine 141. maddenin 2.
fıkrası gereğince idarece kendiliğinden ödenmesi gerekmektedir. Nitekim
davaların 1986 yılında görevine iade edildikten sonra yaptığı başvuru üzerine
verilen, 15.01.1987 gün ve 3945 sayılı cevapta da idarece yargı kararının
kesinleşmesinden sonra isteğinin yerine getirileceği bildirildiği gibi davacı
hakkında verilen beraat kararının kesinleşmesi üzerine 14.01.1993 günlü olur
ile de intibakının idarece re`sen yapıldığı, ancak fark ödemelerinin
verilmediği anlaşılmaktadır. Olayda olduğu gibi işlem yapma konusunda
yükümlülük getiren yasa kuralına karşı idarelerin hareketsiz kalmaları halinde,
ilgililerin 2577 sayılı Kanunun 10. maddesi uyarınca idareye başvurarak işlem
tesis ettirmeleri ve sonucuna göre süresi içinde de dava açmaları mümkündür.
Bu
durumda, hakkındaki beraat kararının kesinleşmesi üzerine davacının 2577 sayılı
Kanunun 10. maddesi uyarınca 28.01.1993 tarihinde idareye başvurması ve bu
başvurusuna 60 günlük cevap süresi içinde ve 29.03.1993 tarihine kadar bir
cevap verilmemesi üzerine bu hususu isteğinin reddi sayarak 10. maddenin 2.
fıkrasında belirtilen ikinci 60 gün içinde ve 26.05.1993 tarihinde, yani 58.
günde açtığı davanın süresinde olması karşısında, davanın esasının incelenerek
bir karar verilmesi gerekirken, idare mahkemesince 657 sayılı Kanunun yukarıda
anılan hükümleri göz ardı edilerek ve 1050 sayılı Kanunun 93. maddesi gereğince
5 yıllık talep hakkının başlangıcı olarak davacının görevine iade edildiği
tarihin kabul edilerek davanın süre aşımından reddinde hukuki isabet
görülmemiştir.
43-
Açıklanan nedenlerle, davacının temyiz isteminin kabulüyle
Sakarya İdare Mahkemesince verilen 30.11.1994 günlü, E:1993/704, K:1994/1436
sayılı kararın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu`nun
49. maddesinin 1/b. fıkrası uyarınca BOZULMASINA, aynı maddenin 3622 sayılı
Kanunla değişik 3. fıkrası gereğince ve yukarıda belirtilen hususlar da
gözetilerek yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın adı geçen mahkemeye
gönderilmesine, 26.03.1996 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (D.5.D.E. 1995/3829 K. 1996/1282)
44-
İptal kararı alan davacının göreve başlatıldıktan üç gün sonra
yeniden görevden alınmasının iptal kararının uygulanmış sayıldığını
göstermeyeceği ve bu uygulamanın nedenleri araştırılmadan davacının tazminat
isteminin reddedilmesinde hukuki isabet bulunmadığı. (D.5.D. E.1986/183, K.1987/1659)
45-
Dava, İlksan
Genel Müdürlüğünün 02.11.2001 tarih ve 22716 sayılı işlemi ile İlkokul
Öğretmenleri Sağlık ve Sosyal Yardım Sandığı Sosyal Yardımlar Yönetmeliğinin
20. maddesinin iptali ve davacının maaşından kesilen aidatların İlk-San üyesi
öğretmenlere tanınan haklara göre ödenmesine karar verilmesi istemiyle
açılmıştır.
4357 sayılı Hususi İdarelerden Maaş Alna İlkokul Öğretmenlerinin Kadrolarına
Terfi, taltif ve Cezalandırılmalarına ve Bu Öğretmenlerin teşkil Edilecek
Sağlık ve İçtimai Yardım Sağlığı İle Yapı Sandığına ve Öğretmenlerin
Alacaklarına Dair Kanunun 11.
maddesinde "Hükmi şahsiyeti haiz
ve Maarif Vekaletine bağlı olmak üzere (İlkokul Öğretmenleri Sağlık ve İçtimai
Yardım Sandığı) adı ile bir sandık kurulur.
Maarif Vekaleti bütçesinden maaş alan ilkokul öğretmenleri, ilkokul yardımcı ve
stajyer öğretmenleri, yetiştirme yurtları öğretmenleri, arızalı çocuklara ilk
tahsillerini veren müesseselerin öğretmenleri, Maarif müdürleri, ilkögretmen müfettiş ve denetmenleri,
uygulama okulu öğretmenleri, İlköğretim Umum Müdürlüğü ve maarif
müdürlüklerinde vazifeli memurlar ile Sandık işlerinde çalışan memurlar Sandığa
azadırlar." hükmüne yer verilmiş, anılan yasanın 14. maddesinde de "Sandığın İdaresi, İşleyiş tarzı ve
esasları Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığınca hazırlanan bir "anastatü" ile tespit olunur." hükmü
getirilmiştir.
Milli
Eğitim Bakanlığı tarafından yukarıda belirtilen yasa hükmü uyarınca hazırlanan İlkokul Öğretmenleri Sağlık ve Sosyal Yardım
Sandığı Anastatüsünün 1. maddesinde, bu anastatünün amacının, İlkokul Öğretmenleri Sağlık ve Sosyal
Yardım Sandığının idaresi, işleyiş tarzı ve esaslarını tespit etmek olduğu
belirtilmiş, "Üyeler" başlıklı 18. maddesinde ise "Sandığa kimlerin üye olduğu 4357
sayılı Kanunun 7117 sayılı Kanunla değişik 11. maddesinde sayılarak
belirtilmiştir.
Mezkur maddede görevleri ve görev yerleri sayılarak
belirlenen üyelikler genişletilemez ve yaygınlaştırılamaz" hükmüne yer verilmiştir.
Öte yandan,
Anastatünün 19. maddesinde 4357 sayılı yasanın 11.
maddesi gereğince kesilecek aidatların saymanlıklarca üyelerin aylık
bordrolarından kesilerek Sandık hesabına aktarılacağı, 42. maddesinde, bu Anastatünün
tatbikinde 4357, 7117, 3179 sayılı Kanunlarla Türk Medeni Kanununun ilgili
hükümleri, Borçlar Kanunu, Türk Ticaret Kanunu, Türk Ceza Kanunu ve ilgili
diğer Kanunların genel hükümlerinin dikkate alınacağı öngörülmüştür.
Yukarıda belietilen Anastatünün 17.
maddesine dayanılarak hazırlanan "İlkokul Öğretmenleri Sağlık ve Sosyal
Yardım Sandığı Sosyal Yardımlar Yönetmeliği"nin 18. maddesinde, sandığın
üyeleri yasa ve anastatüdeki şekilde sayılmış 19.
maddesinde, 18. maddede sayılan görev ve görev yerlerinden ayrılanların
üyeliklerine, Sandık Genel müdürlüğüne bildirilmek suretiyle son verileceği
belirtilmiş, 20. maddesinde ise, "Üyeliklerine
son verilenlerden en az beş yıl aidat yatıranların birikmiş aidatları sandık
Genel Kurulunca tespit edilecek usul ve esaslara göre tasfiye edilir"
kuralına yer verilmiştir.
Yukarıda
belirtilen Kanun, Anastatü ve Yönetmelik hükümlerinin
birlikte incelenmesinden, 4357 sayılı yasanın 11. maddesiyle Sandığın kurularak
üyelerinin belirlendiği, bu maddede sayılan görevlere atananların iradelerine
bakılmaksızın zorunlu olarak Sandığa da üye oldukları ve aidat kesilmeye
başlandığı, üyelere yapılacak yardımların ve koşullarının kurallara bağlandığı,
sayılan görev ve görev yerlerinden ayrılanların Sandığa üyeliklerine de son
verileceğinin açık ve objektif kurallarla düzenlendiği görülmektedir.
Dava dosyasının incelenmesinden,
davacının 1992 yılında anaokulu öğretmeni olarak göreve başladığında İlk-San
üyesi de yapıldığı ve maaşından Ekim 2001 tarihine kadar aidat kesildiği
anlaşılmaktadır.
Dava konusu
İlksan Genel müdürlüğünün 2.11.2001 tarih ve 22716
sayılı işleminin dayanağı olan ve iptali de istenilmekte olan İlkokul
Öğretmenleri Sağlık ve Sosyal Yardım Sandığının Sosyal Yardımlar Yönetmeliğinin
20. maddesinde, üyeliklerine son
verilenlerden en az beş yıl aidat yatıranların birikmiş aidatlarının Sandık
Genel kurulunca tespit edilecek usul ve esaslara göre tasfiye edileceği
öngörülmekte ise de; Dairemizin 29.03.2006 tarih ve E: 2004/6077, K:
2006/2172 sayılı kararıyla anılan Yönetmelik hükmü iptal edilmiş bulunduğundan, Yönetmeliğin 20. maddesine yönelik
iptal istemi hakkında karar verilmesine yer bulunmamaktadır.
İlksan genel müdürlüğünün 2.11.2001 tarih ve 22716 sayılı işlemine
gelince, İşlemde, anaokulu öğretmenlerinin Sandığa üye olamayacakları ve aidat
kesilmemesi gerektiği, ancak davacıdan aidat kesildiğinin tespit edildiği; bu
durumdaki öğretmenlerin istemeleri halinde bir dilekçe ekinde hizmet
cetvellerini göndererek kendilerinden kesilen aidatların Sosyal Yardımlar
Yönetmeliğinin ilgili maddelerine göre alabilecekleri belirtilmektedir.
Bu durumda, İlksan
Genel müdürlüğünün 2.11.2001 tarih ve 22716 sayılı işleminin; anaokul öğretmenlerinin sandığa üye olamayacaklarına ve
aidat kesilmemesi gerektiğine ilişkin kısmında hukuka aykırılık
bulunmamaktadır.
Diğer kısımlarda ise, dayanağı olan
yönetmelik hükmünün iptal edilmiş olması nedeniyle hukuki dayanaktan yoksun
kalmıştır.
2.11.2001 tarih ve 22716 sayılı dava
konusu işlemde, davacının kendisinden kesilen aidatları yönetmeliğin ilgili
maddelerine göre geri isteyebileceği belirtilmiş olup, davalı idarelerin
savunmalarında, bu konuda yapılacak uygulamayı göstermek üzere gönderildiği
belirtilen 7.2.2001 tarih ve 2210 sayılı yazıda, anaoklu
öğretmenlerinden İlk-San'a üyelik
süresi 5 tam yılı dolduranlara ödemiş oldukları aidatların %50 fazlası ile,
Okul Öncesi Eğitimi Genel müdürlüğüne geçişlerinden sonra kesilen aidatların
ise aynen geri verileceği kurala
bağlanmıştır.
Davacının yasaya aykırı olarak, İlk-San üyesi statüsüne sokulması ve hukuksal
temelden yoksun olarak maaşından üyelik aidatı kesilmesi hizmet kusuru
oluşturmaktadır ki; idarenin bu yolla kişilere verdiği zararı tazminle yükümlü kılınacağı
tartışmasızdır.
Bu durumda davacıdan kesilen aidatların
üye kalsa idi emekliye ayrılırken
alacağı maddi yardım ölçü alınarak hesaplanması suretiyle davacıya
ödenmesi hakkaniyet gereği olup,
2.11.2001 tarihli işlemde bu yönüyle de hukuka uygunluk bulunmamaktadır.
Açıklanan
nedenlerle davanın sosyal Yardımlar Yönetmeliğinin 20. maddesine yönelik kısmı
hakkında karar verilmesin yer olmadığına; İlksan
Genel Müdürlüğünün 2.11.2001 tarih ve 22716 sayılı işleminin anaokulu
öğretmenlerinin sandığa üye olamayacaklarına ve aidat kesilmemesi gerektiğine
ilişkin kısmına yönelik davanın reddine, anılan işlemin diğer kısımlarının
iptaline, dava kısmen karar verilmesine yer olmadığına, kısmen ret ile
sonuçlandığından 50 YTL yargılama giderinin yarısı olan 25 YTL nin davacı üzerine bırakılmasına, 25 YTLnin
davalı idareden alınarak davacıya ödenmesine, Avukatlık Asgari Ücret tarifesi
uyarınca 400 YTL avukatlık ücretinin davalı idareden alınarak davacıya
ödenmesine 27.04.2006 tarihinde oybirliği ile karar verildi. T.C. Danıştay Onuncu Dairesi Esas no: 2004/6310
Karar no: 2006/2704
46-
Davanın Özeti.......:Öğretmen olan davacı 20.
8.1990 günlü 2319 sayılı tebliğler dergisinde yayınlanan "Öğretmen evleri,
lokaller ve eğitim merkezleri, sosyal tesisler yönetmeliği"nin
33.maddesinin; anayasamızın mali hükümlerle ilgili hükümlerine ve milli eğitim
bakanlığının teşkilat ve görevlerine ilişkin yasal düzenlemeye aykırı olduğunu
öne sürerek iptalini istemektedir.
Savunmanın Özeti.....:Davanın süresinde
açılmadığı, sözü edilen yönetmeliğin 179 sayılı KHK uyarınca hazırlandığı, bu
yönetmeliğin 31.maddesine dayanılarak öğretmenlerden alınan aidatın, öğretmenevleri ve sosyal tesislerin durumlarının
iyileştirilmesi,öğretmenlerin bu yerlerde verilen hizmetten insanca
yararlanabilmelerini sağladığı, bu nedenlerle davanın reddi gerektiği
yolundadır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay beşinci dairesince işin gereği düşünüldü
Dairemizin 27.2.1992 günlü, E:1992/27 sayılı ara
kararı üzerine gönderilen 25.2.1992 günlü, 3411 sayılı Milli Eğitim Bakanlığı
Yazısında, sözü geçen yönetmeliğin 33. maddesinin uygulanması üzerine davacıdan
her ay 2.000.- lira aidat kesildiğinin belirtilmesi nedeniyle davanın 2577
sayılı idari yargılama usulü kanununun 7. maddesinin 4. bendine uygun olarak
süresinde açıldığı anlaşıldığından, davalı idarenin süre def'i yerinde
görülmeyerek işin esasına geçildi.
Öğretmen
olan davacı "öğretmen evleri,lokaller ve eğitim
merkezleri,sosyal tesisler yönetmeliği" nin
üyelik aidatı alınmasına ilişkin 33.maddesinin iptali istemiyle dava açmıştır.
T:C:
Anayasasının 128 inci maddesinin 2. fıkrası "memurların ve diğer kamu
görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve
yükümlülükleri aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla
düzenlenir." hükmünü taşımakta olup, gerek 179 sayılı Milli Eğitim
bakanlığının teşkilat ve görevleri hakkında kanun hükmünde kararnamede, gerekse
3797 sayılı Milli Eğitim bakanlığının teşkilat ve görevleri hakkında kanunda,
öğretmen evleri, lokaller ve eğitim merkezi,sosyal
tesisleri için öğretmenlerden aidat kesilmesi yolunda bir hüküm yer almamıştır.
20.
8.1990 günlü 2319 sayılı tebliğler dergisinde
yayınlanan "öğretmen evleri, lokaller ve eğitim merkezleri, sosyal
tesisler yönetmeliği" nin 4.maddesinde,
"üye" tanımının Bakanlığa bağlı resmi okul ve kurumlardaki öğretmen
ve diğer personeli, merkez ve taşra teşkilatı personelini, bakanlıktan emekli
olan öğretmen ve personel, "kurum tanımının ise öğretmen evi, öğretmen
lokali ve eğitim merkezi sosyal tesisini ifade edeceği, 32 maddesinde kurumun gelirlerinin;
bakanlık bütçesine konulacak ödeneklerden, üye aidatlarından, kurumun işletme
gelirlerinden ve bağışlardan oluşacağı belirtildikten sonra
33. maddesinde "üye aidatı, öğretmenevi veya
lokalin bulunduğu mahalde görevli üyelerden o yerin yönetim kurulunca tespit
edilip mahallin mülki amirinin onayı ile kabul edilen miktar üzerinden ve bütün
üyelerden eşit olarak alınır. Eşi aidat ödeyen personel aidat ödemeyebilir.
Eşlerden öğretmen olandan aidat kesilir. Aidatlar, üyelerin görevli bulunduğu
kurumun mutemetlerince aylıklarından kesilerek kurumun bulunduğu yerdeki bir
devlet bankası şubesine açılmış bulunan hesaba , topluca,
maaşın alınmasını takip eden beş gün içerisinde yatırılır, mutemetler, banka
dekontunu kurum idaresine vakit geçirmeden intikal ettirirler. " hükmüne
yer verilmiştir.
Belirtilen
yasal duruma göre; anayasada açıkça kanunla düzenleneceği öngörülen konuda
yönetmelikle düzenleme yapılarak, anılan yönetmeliğin 33. maddesi ile üyelere
aidat ödeme yükümlülüğü getirilmesinde hukuka uyarlık görülmemiştir.
Açıklanan
nedenlerle, öğretmen evleri, lokaller ve eğitim merkezleri,sosyal
tesisler yönetmeliğinin 33. maddesinin iptaline,aşağıda dökümü yapılan
138.200.- lira yargılama giderinin davalı idareden alınarak davacıya
verilmesine, 15.2.1993 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. (D.5.D. Esas No : 1992/27 Karar
No : 1993/610)
47-
Eğitim Hizmetleri
Merkezi (ASO) Müdürlüklerinin Kapatılması" konulu, 8.12.2005 günlü, 2177
sayılı işlemin iptalini ve yürütmenin durdurulması hk.
TÜRK
MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay İkinci Dairesi'nce
davalı idarenin savunmasının geldiği görülerek işin gereği yeniden düşünüldü:
Davacı, "Eğitim Hizmetleri Merkezi
(ASO) Müdürlüklerinin Kapatılması" konulu, 8.12.2005 günlü, 2177 sayılı
işlemin iptalini ve yürütmenin durdurulmasını istemektedir.
T.C. Anayasasının 124. maddesinde, Başbakanlık,
bakanlıklar ve kamu tüzel kişilerinin, kendi görev alanlarını ilgilendiren
kanunların ve tüzüklerin uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak
şartıyla, yönetmelikler çıkarabilecekleri ve hangi yönetmeliklerin Resmi
Gazete'de yayımlanacağının kanunla belirtileceği kuralına yer verilmiştir.
3011 sayılı, Resmi Gazete'de Yayımlanacak
Olan Yönetmelikler Hakkında Kanun'un 1. maddesinde; Başbakanlık, bakanlıklar ve
kamu tüzel kişilerinin, a) İşbirliğine, yetki ve görev
alanlarına ait hükümleri düzenleyen, b) Kamu personeline ait genel hükümleri
kapsayan, c)Kamuyu ilgilendiren, yönetmeliklerin Resmi Gazete'de yayımlanacağı
öngörülmüştür,
3797 sayılı Milli Eğitim
Bakanlığı'nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun'un "Taşra
Teşkilatı" başlıklı 53. maddesinde, Bakanlığın, Bakanlıkların Kuruluş ve
Görev Esaslan Hakkında Kanun, Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde
Kararnameler ve İl İdaresi Kanunu hükümlerine uygun olarak taşra teşkilatı
kurmaya yetkili oldukları, iş durumuna ve ihtiyaca göre Bakanlık ana hizmet
birimlerinin, milli eğitim müdürlüklerine bağlı olarak ayrı il ve ilçe
birimleri de kurabilecekleri belirtilmiş, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu,
1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu ve anıları Kanun hükümlerine dayanılarak
Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Hizmetleri Merkezî (Akşam Sanat Okulu)
Müdürlükleri Yönetmeliği hazırlanmış ve bu Yönetmelik 5.4.2002 günlü, 24717
sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Anılan Yönetmeliğin 1.
maddesinde, bu Yönetmeliğin amacının;
a) Eğitim araçları ile
donatım malzemelerinin sağlanması, üretilmesi, geliştirilmesi, dağıtılması ve
kullanılması,
b)Eğitim teknolojilerinin
uygulanması ve planlı bir şekilde yaygınlaştırması,
c) Yönetim bilgi
sistemlerinin geliştirilerek yürütülmesi,
d) Açık/Uzaktan öğretim
hizmetleri ile merkezi ve yerel sınav hizmetlerinin yürütülmesi,
e) Yerel
hizmet içi eğitim ihtiyaçlarının karşılanması, için her ilde kurulacak eğitim hizmetleri
merkezi (akşam sanat okulu) müdürlüklerinin Örgütlenmesi, görevlerinin
belirlenmesi ve bu görevlerin yürütülmesine ilişkin usul ve esasları düzenlemek
olduğu, 2. maddesinde bu Yönetmeliğin, eğitim hizmetleri merkezi (akşam sanat
okulu) müdürlüklerinin Örgütlenme ve işleyişi ile bu kurumlarda
görevlendirilecek personelin nitelikleri, seçimi, atamaları ve görevlerine
ilişkin usul ve esasları kapsadığı, 48. maddesinde, Maliye Bakanlığı ve Devlet
Personel Başkanlığının görüşü alınarak hazırlanan bu Yönetmeliğin yayımı
tarihinde yürürlüğe gireceği, 49.
maddesinde de, bu Yönetmelik hükümlerini Milli Eğitim Bakanlığı'nın
yürüteceği belirtilmiştir.
|
|
Dava
konusu 8.12.2005 günlü, 2177 sayılı işlemle, anılan Yönetmeliğin yürürlükten kaldırılması,
örgütlenmesi, işleyişi, personelinin nitelikleri, seçimi, atanmaları ve
görevleri Yönetmelikle düzenlenmiş olan Eğitim Hizmetleri Merkezi
(ASO) Müdürlüklerinin kapatılması öngörülerek, bu müdürlüklerce
yürütülen hizmetlerin başka birimlerce yürütülmesi, bu müdürlüklere
ait bina, atölye, vasıta, araç, gereç, mefruşat demirbaş vb. her türlü taşınır
ve taşınmaz mallarının başka kurumlara devredilmesi, görev yapan personelin
durumu gibi hususlarla ilgili düzenlemeler yapılmış ve bu işlem,
Müsteşar Yardımcısının teklifi. Müsteşarın uygun görüşü ve Bakan
oluru ile tesis edilmiştir.
Bu
durumda, Maliye Bakanlığı ve Devlet Personel Başkanlığının görüşü alınmak sureliyle
hazırlanan ve anılan 3011 sayılı Kanunun 1. maddesi kapsamında yer alması nedeniyle
5.4.2002 günlü, 24717 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı
Eğitim Hizmetleri Merkezi (Akşam Sanat Okulu) Müdürlükleri Yönetmeliğinin
yürürlükten kaldırılması, bu Yönetmelikle örgütleniş ve işleyişi düzenlenen
Müdürlüklerin kapatılması ve bunun sonucu olarak diğer hususlarla
ilgili işlemlerin, kanunda öngörülen aynı yöntemle yapılması
gerektiğinden, doğrudan Bakan oluru ite tesis edilen işlemde hukuka uygunluk görülmemiştir.
Açıklanan nedenlerle, olayda
2577 sayılı idari Yargılama Usulü Kanununun 27. maddesinin 2,
fıkrasında sayılan koşullar gerçekleşmiş olduğundan yürütmenin durdurulması isteminin kabulüne
2.5.2006 tarihînde oybirliğiyle karar verildi. (T.C. DANIŞTAY İKİNCİ DAİRE Esas
No:2005/3715)
48-
Müdürlük görevlerine
atamaların yapılmasında, kriterleri objektif olarak
belirlenmiş bir yazılı sınav yerine sözlü sınav düzenlenmesinin hukuka uygun
olmadığı hk.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay İdari Dava Daireleri
Kurulunca gereği görüşüldü: 11.1.2004 günlü. 25343 sayılı Resmi Gazete'de
yayımlanarak yürürlüğe giren Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları
Yöneticilerinin Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliğinin 22. 23, 25 ve 26.
maddelerinin iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle açılan dava sonucunda;
Danıştay İkinci Dairesince verilen 27.9.2004 günlü, E:2004/840 sayılı kararda,
dava konusu Yönetmeliğin "Müdürlüğe Atama İçin Duyuru ve Atama"
başlıklı 22. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendinde, boş bulunan kurum müdürlükleri
için "mülakat" tarihinden en az bir ay önce duyuru yapılacağı; 4 ve
5. fıkralarında, Ek:2'deki Yönetici Değerlendirme Formu üzerinden yapılacak
değerlendirme sonucunda en yüksek puan alan beş adayın mülakata alınmaya hak
kazanacağı; mülakat komisyonunca Ek:3'deki Mülakat Formu üzerinden yapılacak
değerlendirme sonucunda en yüksek puan alan adayın atamasının yapılacağına
ilişkin hükümlerin yer aldığı belirtildikten sonra, kamu hizmetinin
yürütülmesinde belirleyici olan personel unsurunun nesnel bir şekilde kariyer
ve liyakat ilkelerine uygun olarak düzenlenmesi, meslek İçinde ilerlemede ve
yükselmede ehliyet ve başarının esas alınmasının gerektiği, müdürlük
görevlerine atamaların yapılmasında, kriterleri objektif olarak belirlenmiş bir
yazılı sınav yerine sözlü sınav düzenlenmesinin hukuka uygun bulunmadığı, ancak
yazılı sınavdan sonra
ayrı bir sözlü sınav yapma konusunda da idarenin takdir yetkisinin bulunduğu gerekçesiyle, dava konusu
Yönetmeliğin 22. maddesinin mülakat sınavına ilişkin kısımlarının yürütülmesinin
durdurulmasına, diğer maddeler yönünden yürütmenin durdurulması isteminin
reddine karar verilmiş olup, davalı İdare kararın yürütmenin durdurulmasına
ilişkin kısmına itiraz etmekte ve kararın bu kısmının kaldırılmasını
istemektedir.
Daire kararında da belirtildiği üzere,
müdürlük görevlerine atamaların yapılmasında, kriterleri
objektif olarak belirlenmiş bir yazılı sınav yerine sözlü sınav düzenlenmesi
hukuka uygun bulunmamaktadır. Ancak yazılı sınavdan sonra kapsamı ve
değerlendirme esasları belirsiz olan sözlü bir sınavın yapılması konusunda
idarenin takdir yetkisinin bulunduğuna ilişkin karar gerekçesinde ise hukuki
isabet görülmemiştir.
Açıklanan
nedenlerle, itirazen incelenen kararın; yürütmenin
durdurulmasına ilişkin kısmında. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun
değişik 27. maddesinde öngörülen koşulların gerçekleşmiş olduğu dikkate
alınarak yürütmenin durdurulması isteminin kabul edildiği anlaşıldığından ve
davalı idarece öne sürülen hususlar, bu kararın kaldırılmasını gerektirecek nitelikte
görülmediğinden, davalı idare itirazının bu gerekçe ile REDDİNE. 3.2.2005 günü
oybirliği ile karar verildi. T.C. DANIŞTAY
İDARİ DAVA DAİRELERİ KURULU YD. İtiraz No: 2004/686
49-
Çalışma süresine bağlı zorunlu yer değiştirmeye tabi eğitim kurumu
müdürlerinin tercihlerine atanamamaları durumunda görev yerlerinin
belirlenmesinde Valiliklere veya Bakanlığa doğrudan takdir yetkisi tanınması,
nesnelliği ortadan kaldırıcı; dava konusu Yönetmeliğin Ek-4
işaretli ekinde yer alan "Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Yer Değiştirme
Formu"nun takdir puanına ilişkin bölümünde Komisyona takdir puanı verme
yetkisi tanınması da, belirsizliklere yol açıcı niteliği sebebiyle hukuka uygun
olmadığı hk.
İsteğin Özeti : 4.3.2006 tarihli ve 26098 sayılı Resmi Gazetede
yayımlanan, Milli
Eğitim Bakanlığı Eğitim
Kurumlan Yöneticilerinin Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliğinde Değişiklik
Yapılmasına Dair Yönetmeliğin; 1. maddesinin p fıkrasının, 3. maddesinin b
fıkrasının, 5. maddesinin b ve c fıkralarının, 6. maddesinin Merkez
Değerlendirme ve Sözlü Sınav Komisyonu başlığı altındaki a, b ve c fıkraları
ile il Değerlendirme ve Sözlü Sınav Komisyonu başlığı altındaki b fıkrasının 1
ve 2. bölümlerinin ve ç fıkrasının, 7. maddesinin, 11. maddesinin 1
.fıkrasının, 18. maddesinin a ve b fıkralarının, 20. maddesinin, 22. maddesinin
2. fıkrasındaki "..sözlü sınav ve.."
ibaresinin, 23. maddesinin 1, fıkrasının, 24. maddesinin ç fıkrasının, Ek Madde
1'in ç fıkrasının , Ek Madde 3 ve ekinde yer alan Ek-4 Eğitim Kurumları
Yöneticilerinin Yer Değiştirme Formunun takdir puanına ilişkin kısmının iptali
İstemiyle açılan davada yürütmenin durdurulması istemine ilişkindir.
Danıştay Tetkik Hakimi : Asiye Değirmenci
Düşüncesi , : Dava konusu Yönetmeliğin iptali istenilen
3/b, 24/ç maddeleri ve
Ek Madde 3 yönünden
yürütmenin durdurulması isteminin reddi, diğer maddelere yönelik ise istemin
kabulü gerektiği düşünülmüştür.
Danıştay Savcısı : Semra Şentürk
Düşüncesi_________ : Yürütmenin durdurulmasına karar verilebilmesi için,
2577 sayılı
İdari Yargılama Usulü
Kanununun 27 nci maddesinde öngörülen koşulların
gerçekleşmediği anlaşıldığından, istemin reddi gerekeceği düşünülmektedir.
TÜRK
MİLLETİ ADINA
2575 sayılı Danıştay Kanununun
87'nci maddesi uyarınca karar veren Danıştay Nöbetçi Dairesi'nce işin gereği
görüşüldü:
Milli
Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama ve Yer Değiştirme
Yönetmeliğinin Tanımlar başlıklı 4'üncü maddesine, 4.3.2006 günlü, 26098 sayılı
Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Yönetmeliğin Vinci maddesinin (p)
fıkrası ite "Sözlü Sınav" ibaresi eklenmiş; 9'uncu maddesini
değiştiren 5'inci maddenin (b) ve (c) fıkraları ile de Merkez Değerlendirme ve
Sözlü Sınav Komisyonu; İl Değerlendirme ve Sözîü
Sınav Komisyonunun kimlerden oluşacağı düzenlendikten sonra, 10'uncu maddesini
değiştiren 6'ncı maddenin (a),(b),(c) fıkralarında ve İl Değerlendirme ve Sözlü
Sınav Komisyonu başlığı altındaki (b) fıkrasının 1'încİ ve 2'nci bölümleri ile
(ç) fıkrasında sözü edilen komisyonların görevleri sayılmış; 1 Vinci maddesini
değiştiren 7'nci maddede, sözlü sınav, 15'inci maddesini değiştiren 11 'inci
maddenin 1 'inci fıkrasında düzey belirleme sınavının değerlendirilmesi, 22'nci
maddesini değiştiren 18'inci maddenin a,b fıkralarında da müdürlüğe ilk defa
atanacaklar için duyuru ve atama koşulları öngörülmüş; 26'ncı maddesini
değiştiren 22'nci maddenin son fıkrasında ise "...sözlü sınav ve..."
ibaresine yer verilmiştir.
Müdürlük görevine
yapılacak atamalarda adayların eşit koşullarda yarışmalarını sağlayan nesnel
bir yöntem olan yazılı sınavdan sonra, her türlü öznel değerlendirmeye açık
bulunan sözlü sınav yapılması, yazılı sınavın nesnel sonuçlarını etkisiz
kılacağından; Yönetmeliğin sözlü sınav öngören düzenlemesi hukuka uygun
değildir. Öte yandan; sınavın sözlü olma niteliği, idari yargı denetimini,
işlemin yalnızca yetki ve şekil unsurları ile sınırladığından, idarenin her
türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolunun açık olduğu yolundaki Anayasa hükmüne
de ters düşmektedir.
Anılan
Yönetmeliğin "Yönetici Olarak Atanacaklarda Aranacak Genel Şartlar"
başlıklı 7'nci maddesinin (b) bendini değiştiren dava konusu Yönetmeliğin
3'üncü maddesinin (b) bendinde "Öğrencisi bulunmayan eğitim kurumlan hariç
olmak üzere atanacağı eğitim kurumunda ilgili mevzuatına göre aylık karşılığı
okutabileceği dersin bulunması" öngörülmüş; 24'üncü maddesini değiştiren
20'nci maddesinde de, doğrudan Bakanlığa bağlı eğitim kurumlarının
yöneticilikleri ile öğretmen evi ve akşam sanat okulları (ASO) müdürlüğüne,
ilgili birimin teklifi üzerine sınav şartı aranmadan gerekli diğer şartları
taşıyan müdür yardımcıları arasından Personel Genel Müdürlüğünce atama
yapılacağı kuralı getirilmiştir.
Bu düzenlemelerde;
öğrencisi olmayan eğitim kurumlarının tanımı yapılmadığından, bu kurumlardan ne
anlaşılması gerektiği konusunda belirsizlik bulunmaktadır. Ayrıca, 3797 sayılı
Milli Eğitim Bakanlığı'nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunun
"Personel Genel Müdürlüğü" başlıklı 33'üncü maddesinde de, bu Genel
Müdürlüğe yönetici atama konusunda verilmiş yetki mevcut değildir.
Öte yandan; doğrudan
Bakanlığa bağlı eğitim kurumlarının yöneticilikleri ile öğretmen evi ve akşam
sanat okulları müdürlüğüne sınavsız atama yapılmasını öngören Yönetmelik
düzenlemesi de, müdürlük görevine atanmada eşit koşullara tabi olma ilkesini
ihlal edici niteliktedir.
Ek V inci maddenin (ç)
fıkrasında, çalışma süresine bağlı zorunlu yer değiştirmeye tabi eğitim kurumu
müdürlerinin tercihlerine atanamamaları durumunda görev yerlerinin
belirlenmesinde Valiliklere veya Bakanlığa doğrudan takdir yetkisi tanınması,
nesnelliği ortadan kaldırıcı; dava konusu Yönetmeliğin Ek-4
işaretli ekinde yer alan "Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Yer Değiştirme
Formu"nun takdir puanına ilişkin bölümünde Komisyona takdir puanı verme
yetkisi tanınması da, belirsizliklere yol açıcı niteliği sebebiyle hukuka uygun
görülmemiştir.
Yönetmeliğin dava konusu
edilen diğer maddeleri yönünden ise; uyuşmazlığın niteliğine ve davanın durumuna
göre, olayda, 2577 sayılı Yasanın 4001 sayılı Yasayla değişik 27'nci maddesinin
2'nci fıkrasında sayılan koşullar gerçekleşmemiştir.
Açıklanan
nedenlerle, dava konusu Yönetmeliğin iptali istenilen Vinci maddenin (p)
fıkrası, 5'nci maddenin (b), (c) fıkraları, 6'ncı maddenin Merkez Değerlendirme
ve Sözlü Sınav Komisyonu başlığı altındaki (a), (b) ve (c) fıkraları ile İl
Değerlendirme ve Sözlü Sınav Komisyonu başlığı altındaki b fıkrasının Vinci ve
2'nci bölümlerinin ve (ç) fıkrasının, 7, 11/1, 18'inci maddenin (a), (b)
fıkralarındaki sözlü sınavına ilişkin düzenlemelerle 22'nci maddenin 2'nci
fıkrasındaki"... sözlü sınav ve..." ibaresinin ve 3'üncü maddenin (b)
fıkrası, 20, Ek Madde Vin (ç) fıkrasının, Yönetmelik
ekinde yer alan Ek-4 Eğitim Kurumları Yöneticilerinin
Yer Değiştirme Formunun takdir puanına ilişkin kısmının yürütülmesinin
durdurulmasına, 23'üncü maddenin Vinci fıkrası, 24'üncü maddenin (ç) fıkrası,
Ek 3'üncü madde yönünden ise, yürütmenin durdurulması isteminin reddine,
14.8.2006 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. T.C. .Danıştay İkinci Daire esas no : 2006/493
50-
657 sayılı kanunun 130. maddesi gereğince 7 gün içinde
savunmasının istenilmesine ilişkin yazının tebliği üzerine davacının
savunmasını yazılı veya vekil vasıtası ile yapabilmesi olanağı olması
karşısında, davacının raporlu olduğundan ve savunma hakkının
kullandırılmadığından bahisle dava konusu işlemin iptaline dair mahkeme
kararında hukuki isabet bulunmadığı hk.
Temyiz İsteminde Bulunan (Davalı): Milli Eğitim Bakanlığı
Karşı Taraf : ?
Vekili : Av. ?, Av. ?
İsteğin Özeti : Van İdare
Mahkemesinin 9.10.2001 günlü, E:2001/145, K:2001/547 sayılı kararının dilekçede
yazılı nedenlerle temyizen incelenerek bozulması
isteminden ibarettir.
Savunmanın Özeti : Savunma verilmemiştir.
Danıştay Tetkik Hakimi : Deniz
Levent
Düşüncesi : Davacının, Devlet memurluğundan çıkarma
cezasının iptali istemiyle açtığı davada, Yüksek Disiplin Kurulunca 657 sayılı
Yasanın 130. maddesi uyarınca usulüne uygun olarak istenen savunma yazısın
tebellüğ eden davacının, savunmasını yazılı yapabileceği gibi vekil vasıtası
ile de yapma imkanı olduğu halde bu imkanını kullanmadığı anlaşılmış olup, daha
önce aldığı disiplin cezalarına rağmen ısrarlı tutum ve davranışlarını
sürdürülmesi nedeniyle hakkında tesis edilen dava konusu işlemde hukuka
aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle aksi yönde verilen idare mahkemesi kararının
bozulması gerektiği düşünülmektedir.
Danıştay Savcısı : Erkan Cantekin
Düşüncesi : Dava, öğretmen olan davacının 657 sayılı
Yasanın 125/E-a maddesi uyarınca Devlet Memurluğundan çıkarma cezası ile
cezalandırılmasına ilişkin 18.10.2000 tarih ve 2000/425 sayılı Milli Eğitim
Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu işleminin iptali yolunda Van İdare
Mahkemesince verilen kararın temyizen incelenerek
bozulması talebine ilişkindir.
657 sayılı Yasanın 128/3 maddesinde
memurluktan çıkarma cezası için disiplin amirleri tarafından yaptırılan
soruşturmaya ait dosyanın memurun bağlı bulunduğu kurumun yüksek disiplin
kuruluna tevdiinden itibaren azami altı ay içinde bu kurulca karara
bağlanacağı, 129/2 maddesinde Hakkında Memurluktan çıkarma cezası istenen
memurun, sicil dosyası hariç, soruşturma evrakını incelemeye, tanık dinletmeye
disiplin kurulunda sözlü veya yazılı olarak kendisi veya vekili vasıtasıyla
savunma yapma hakkına sahip olduğu, aynı yasanın 130 uncu maddesinde ise devlet
memuru hakkında savunması alınmadan disiplin cezası verilemeyeceği,
soruşturmayı yapanın veya yetkili disiplin kurulunun 7 günden az olmamak üzere
verdiği süre içinde veya belirtilen tarihte savunmasını yapmayan memurun
savunma hakkından vazgeçmiş sayılacağı belirtilmiştir.
Yazılı bulunan madde metinlerinin birlikte
değerlendirilmesinden yasanın 129/2 nci maddesinde
hakkında memurluktan çıkarma cezası istenen memura tanınan haklar kullanılması
veya kullanılma şekli talep edildiği takdirde idarece belirlenen zaman veya
sürede kullanılabilecek haklardan olup, kullanılmasını zaruri veya mutlak kılan
bir hüküm değildir.
Bakılan davada hakkında soruşturma açılan davacının soruşturmacı tarafından ifadesi
alınmış olup, memurluktan çıkarma cezası teklifi ile rapor düzenlendiğinden
Yüksek disiplin kurulunca savunması istenilmiştir. Davacı savunma talep
tebligatından sonra hastahaneye yattığından
savunmasını veremeyeceğini belirten dilekçe kocası tarafından gönderilmiş ise
de; davacının savunmasını yazılı yapabileceği gibi vekil vasıtası ile de
yapabilme imkanları mevcut olduğundan savunmasını
kullanmak istemediği sonucuna varılmış olup, bu haliyle yüksek disiplin kurulu
tarafından tesis edilen işlemi savunma hakkı kısıtlandığı gerekçesi ile iptal
eden İdare Mahkemesi kararında hukuki isabet görülmemiştir.
Açıklanan nedenlerle davalı idare temyiz isteminin
kabulüyle, yasal dayanaktan yoksun İdare Mahkemesi kararının bozulması
gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay Onikinci
Dairesince işin gereği düşünüldü:
? olarak görev yapan
davacının, 657 sayılı Yasa'nın 125/E-a maddesi uyarınca Devlet memurluğundan
çıkarma cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin işlemin iptali istemiyle dava açılmıştır.
Van İdare Mahkemesinin 9.10.2000 günlü, E:2001/145, K:2001/547 sayılı kararıyla;dosyanın incelenmesinden; öğretmen olarak görev
yapmakta olan davacı hakkında yapılan soruşturma sonucunda kılık-kıyafete
ilişkin kurallara ısrarla uymayacağı yolunda görüş belirtildiği, bu nedenle
eyleminin 657 sayılı Yasa'nın 125/E-a maddesinde karşılığını bulduğu yolunda
görüş belirtilerek ceza teklif edildiği, davacıdan 12.7.2000 tarih ve 689
sayılı Milli Eğitim Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu Başkanlığı yazısı ile
savunmasının istendiği, ancak bu yazıda 657 sayılı Yasa'nın yukarıda anılan
129. maddesinin ikinci fıkrası hükmünde sayılı hakları kullanıp kullanamayacağı
yolunda herhangi bir bildirim yapılmadığı ve teklif edilen cezanın da
belirtilmediği, savunma isteme yazısının davacıya tebliğ edildiği 9.8.2000
tarihinde davacının doğum nedeniyle ? Üniversitesi Araştırma Hastanesi Kadın
Doğum servisine yatırıldığı, eşi tarafından savunma isteme yazısına verilen
cevap niteliğinde ki yazıda davacının doğum nedeniyle hastaneye yatırıldığı,
davacının durumunun savunma yapmaya uygun olmadığı ve bu hususun gözönünde bulundurulmasının belirtildiği, ancak davalı
idarece bu hususla ilgili herhangi bir işlem yapılmaksızın dava konusu işlemin
tesis edildiğinin anlaşıldığı,bu durumda, 657 sayılı
Yasa'nın 130. maddesinde yer alan Devlet memuru hakkında savunması alınmadan
disiplin cezası verilemez hükmü bakımından gerek davacıya gönderilen savunma
isteme yazısında aynı Yasanın 129. maddesindeki haklarının bildirilmemiş
olması, gerekse davacının rahatsızlığının eşi tarafından verilmiş olan
14.8.2000 tarihli yazıda belirtilmiş olmasına rağmen uygun bir zaman saptanarak
bizzat veya vekil aracılığıyla savunma yapması için olanak tanınmayarak savunma
hakkı kısıtlanmak suretiyle tesis edilen dava konusu işlemin hukuka aykırı
olduğu gerekçesiyle iptaline karar verilmiştir.
Davalı idare, 657 sayılı Yasa'nın 129/2. maddesinde
yazılı hakları kullanıp kullanamayacağı konusunda ilgiliye bildirim yapma
zorunluluğu bulunmadığını, kaldı ki davacının yazılı olarak savunmasını
yazabilecek durumda olduğunu öne sürmekte ve İdare Mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.
657 sayılı Devlet Memurları Kanun'unun
129. maddesinde; Yüksek disiplin kurulları kendilerine intikal eden dosyaların
incelenmesinde gerekli gördükleri takdirde, ilgilinin sicil dosyasını ve her
nevi evrakı incelemeye, ilgili kurumlardan bilgi almaya, yeminli tanık ve
bilirkişi dinlemeye veya niyabeten dinletmeye,
mahallen keşif yapmaya veya yaptırmaya yetkili olacağı, hakkında memurluktan
çıkarma cezası istenen memurun, sicil dosyası hariç soruşturma evrakını
incelemeye, tanık dinletmeye, disiplin kurulunda sözlü veya yazılı olarak
kendisi veya vekili vasıtasıyla savunma yapma hakkına sahip olduğu, 130. maddesinde
ise, Devlet memuru hakkında savunma alınmadan disiplin cezası verilemiyeceği, soruşturmayı yapanın veya yetkili disiplin
kurulunun 7 günden az olmamak üzere verdiği süre içinde veya belirtilen bir
tarihte savunmasını yapmayan memurun, savunma hakkından vazgeçmiş sayılacağı
kurala bağlanmış olup, belirtilen hükümlerin birlikte değerlendirilmesinden,
Yasa'nın 129/2. maddesinde belirtilen ve hakkında memurluktan çıkarma cezası
istenen memura tanınan haklar, kullanılması talep edildiği takdirde, idarece belirlenen
zaman veya sürede kullanılabilecek haklardan olup sözüedilen
maddenin bu hakların kullanılmasını zorunlu kılan bir hükmü içermediği açıktır.
Dosyanın incelenmesinden; öğretmen olarak görev
yapan davacı hakkında uyarma, kınama ve aylıktan kesme cezaları tesis
edilmesine rağmen Kılık Kıyafet Yönetmeliğine uymadığı, görev mahallinde başı
kapalı olarak bulunduğu, ideolojik amaçlarla kurumun huzur, sükun
ve çalışma düzenini bozduğundan bahisle yapılan soruşturma sonucunda, müfettiş
tarafından ifadesi alınarak Devlet memurluğundan çıkarma cezasıyla
cezalandırılmasının teklif edildiği, bunun üzerine soruşturma dosyasının Yüksek
Disiplin Kuruluna intikal ettiği, Yüksek Disiplin Kurulunun 12.7.2000 günlü
yazısıyla davacının yukarıda belirtilen hususlarla ilgili olarak 657 sayılı
Yasa'nın 130. maddesine göre 7 gün içinde savunmasını yapmasının istenildiği,
bu yazının davacıya 9.8.2000 tarihinde görevli olduğu okulda tebliğ edildiği
halde aynı gün sevk alarak 11.8.2000 tarihinde hastaneye yattığı, eşi tarafından
Yüksek Disiplin Kuruluna verilen 14.8.2000 tarihli dilekçede, davacının
hastaneye yattığı, sağlık durumunun savunma yapmaya uygun olmadığının
belirtilmesi üzerine Yüksek Disiplin Kurulunun 18.10.2000 tarihli ve 425 sayılı
işlemi ile ilgiliye isnat edilen fiilin sübut bulduğu ve süreklilik
gösterdiğinin anlaşıldığı gerekçesiyle 657 sayılı Yasanın 125/E-a maddesi
uyarınca Devlet memurluğundan çıkarma cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin
teklifin kabulüne karar verilerek dava konusu işlemin tesis edildiği davacının
ise mazeretini belgelediği halde Yüksek disiplin Kurulunca 657 sayılı Yasanın
129/2. maddesi gereğince kendisinin bizzat veya vekil aracılığıyla savunma
yapmasına, tanık dinletmesine imkan tanınmadığı, anılan madde uyarınca savunma
hakkını kullanmasına imkan verilmediğini öne sürerek işlemin iptali istemiyle
bakılan davayı açtığı anlaşılmıştır.
Olayda, davacı tarafından, savunma isteme yazısının tebliği üzerine sağlık
durumunun savunmaya elverişli olmadığını belirttiği halde 657 sayılı Yasa'nın
129. maddesinde yer alan haklar bildirilmeyerek kullanmasına imkan
verilmediği ileri sürülmekte ise de, Yüksek Disiplin Kurulunca, 657 sayılı
Yasa'nın 130. maddesinde belirtilen usule uygun olarak 7 gün içinde savunmasını
vermesine ilişkin yazının davacıya tebliğ edilmek suretiyle anılan madde
uyarınca yasal yükümlülüğün yerine etirildiği
anlaşıldığından ve 657 sayılı Yasa'nın 129. maddesinde belirtilen haklar, talep
edildiği takdirde idarece belirlenen zaman veya sürede kullanılabilecek
haklardan olup, anılan maddenin bu hakların kullanılmasını zorunlu kılan bir
hüküm niteliğinde bulunmaması karşısında, savunma istem yazısının tebliği
üzerine savunmasını yazılı yapabileceği gibi vekil vasıtası ile de yapabilme
imkanı olduğu halde bu imkanı kullanmayan davacının, yukarıda sözü edilen
ısrarlı tutum ve davranışlarını sürdürmesi nedeniyle hukuka uygun olarak tesis
edildiği kanaatine varılan dava konusu işlemin, savunma hakkı kısıtlandığından
hukuka aykırı olduğu gerekçesi ile iptaline ilişkin mahkeme kararında hukuki isabet
görülmemiştir.
Açıklanan nedenlerle, davalı idarenin
temyiz isteminin kabulüyle, Van İdare Mahkemesince verilen 9.10.2001 günlü,
E:2001/145, K:2001/547 sayılı kararın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanununun 49. maddesinin 1/b fıkrası uyarınca bozulmasına, aynı maddenin 3622
sayılı Yasa ile değişik 3. fıkrası gereğince ve yukarıda belirtilen hususlar
gözetilerek yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın adı geçen mahkemeye
gönderilmesine 21.11.2003 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (D.12.D K:2003/3715 E:2000/241)
51-
Eksik soruşturmaya dayalı olarak ve oranı belirtilmeksizin
davacının aylıktan kesme cezası ile cezalandırılmasına ilişkin işlemde hukuka
uyarlık görülmediği hk.
Temyiz İsteminde Bulunan (Davalı): İstanbul Valiliği
Karşı Taraf : ?
İsteğin Özeti : ? Vergi Dairesinde memur olan
davacının, 657 sayılı Yasanın 125/C-b maddesi uyarınca aylıktan kesme cezası
ile cezalandırılmasına ilişkin ? günlü ve ? sayılı işlemin eksik
soruşturmaya dayalı ve aylıktan kesme cezasının oranı belirlenmeksizin tesis
edilen işlemde hukuka uyarlık görülmediği gerekçesiyle iptali yolunda İstanbul
3. İdare Mahkemesince verilen 25.1.2002 günlü, E:2000/1595, K:2002/48 sayılı
kararın dilekçede yazılı nedenlerle 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun
49.maddesi uyarınca bozulması isteminden ibarettir.
Savunmanın Özeti : Savunma verilmemiştir.
Danıştay Tetkik Hakimi : Müjgan Karyağdı
Düşüncesi : İdare Mahkemesince verilen karar ve
dayandığı gerekçe hukuk ve usule uygun olup, bozulmasını gerektirecek bir neden
de bulunmadığından anılan kararın onanması gerektiği düşünülmüştür.
Danıştay Savcısı : Fahrünnisa Tunca
Düşüncesi : 657 sayılı Yasa'nın 127.maddesinde bu
kanunun 125.maddesinde sayılan fiil ve halleri işleyenler hakkında belirtilen
süreler içinde disiplin soruşturması başlatılması gerektiği, 128.maddesinde de
soruşturmanın tamamlanmasından sonra disiplin amirleri veya kurullarca disiplin
cezasının verileceği kurala bağlanmış Disiplin Kurulları ve Disiplin Amirleri
Hakkında Yönetmelikte'de paralel hükümler yer almış
Yönetmeliğin 10.maddesinde disiplin amirlerinin memurların uyarma, kınama,
aylıktan kesme, kademe ilerlemesinin durdurulması ve memurluktan çıkarma
cezalarından biriyle cezalandırılması gereken disipline aykırı davranışlarını
öğrendikleri tarihten itibaren kanunen belli süreler içinde disiplin
soruşturmasını başlatarak, gerekli cezayı uygulayarak disiplin cezası verme
yetkisinin zamanaşımına uğramasını önlemek sorumluluğunda oldukları
belirtilmiştir.
Bu hükümlerin incelenmesinden; herhangi bir fiilin
işlenildiğinin öğrenilmesi halinde disiplin amirince bir soruşturmacı atanarak
ayrıntılı bir soruşturma yapılmasının sağlanması gerektiği, soruşturmacı
atanmadan ve yöntemine uygun bir soruşturma yapılmadan disiplin cezası
verilemeyeceği sonucuna varılmaktadır.
Temyiz istemi ile incelenmekte olan dava dosyasında,
Vergi Dairesinde memur olan davacı hakkında Vergi Dairesi Müdür vekili
tarafından alınan savunmaya dayalı olarak verilen disiplin cezasının
soruşturmanın eksik olduğu gerekçesiyle iptal edildiği anlaşılmaktadır.
Olayda bağımsız bir soruşturmacı atanmadan ve
usulüne uygun bir soruşturma yapılmadan disiplin cezası verilmesi hukuka aykırı
bulunmaktadır.
Açıklanan nedenle, Mahkeme kararının bu gerekçeyle
onanmasının uygun olacağı düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay Onikinci
Dairesince işin gereği düşünüldü:
İdare ve Vergi Mahkemeleri tarafından verilen
kararların temyiz yolu ile incelenerek bozulabilmeleri 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanununun 49. maddesinde belirtilen nedenlerden birinin
bulunması halinde mümkündür. İstanbul 3. İdare Mahkemesince
verilen 25.1.2002 günlü, E:2000/1595, K:2002/48 sayılı karar ve dayandığı
gerekçe hukuk ve usule uygun olup bozulmasını gerektirecek bir sebep de
bulunmadığından temyiz isteminin reddi ile anılan kararın onanmasına, temyiz
giderlerinin istemde bulunan davalı idare üzerinde bırakılmasına, 18.11.2005
tarihinde oybirliği ile karar verildi. (D.12.D K:2005/4113
E:2002/2424)
52-
657 sayılı kanunun 126.maddesine göre, müfettişçe verilen ve disiplin
kurullarınca aynen kabul edilen cezanın atanmaya yetkili amir tarafınadan değiştirilmesi olanağı olmadığı gibi, aylıktan
kesme cezası verilmesi durumunda da bu cezayı vermeye yetkili amirin takdir
yetkisini kaldıracak biçimde karar verilmesinde isabet bulunmadığı hk.
Temyiz İsteminde Bulunan (Davalı): Sanayi ve Ticaret
Bakanlığı
Karşı Taraf : ...
İsteğin Özeti : ... İdare Mahkemesinin
... günlü, ... sayılı
kararının dilekçede yazılı nedenlerle temyizen
incelenerek bozulması isteminden ibarettir.
Savunmanın Özeti : Temyizi
istenen kararın usul ve kanuna uygun olduğu, bu nedenle istemin reddi
gerekeceği yolundadır.
Danıştay Tetkik Hakimi : Egemen
Devrim Durmuş
Düşüncesi : İdare Mahkemesince verilen karar ve
dayandığı gerekçe hukuk ve usule uygun olup, bozulmasını gerektirecek bir neden
de bulunmadığından anılan kararın onanması gerektiği düşünülmüştür.
Danıştay Savcısı : E.Nur
Necef
Düşüncesi :... İdare Mahkemesinin ... günlü ve ... sayılı kararının temyizen
incelenerek bozulması istenilmektedir.
Uyuşmazlık, davacının 1/30 oranında aylıktan kesme
cezası ile cezalandırılmasına ilişkin işlemden doğmuştur.
657 sayılı Yasanın 125/D-ı maddesinde;
Görevin yerine getirilmesinde dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi
inanç, din ve mezhep ayırımı yapmak, kişilerin yarar ve zararını hedef tutan
davranışlarda bulunmak, "kademe ilerlemesinin durdurulması cezasını
gerektiren fiil ve haller arasında sayılmış, aynı Yasanın 125/c-ç maddesinde
de; Kasıtlı olarak; verilen emir ve görevleri tam ve zararında yapmamak, görev
mahallinde kurumlarca belirlenen usul ve esasları yerine getirmemek, görevle
ilgili resmi belge, araç ve gereçleri korumamak, bakımını yapmamak, hor
kullanmak" aylıktan kesme cezasını gerektiren fiil ve haller arasında
sayılmıştır.
Öte yandan, 657 sayılı Yasanın,
"Disiplin cezası vermeye yetkili amir ve kurallar" başlıklı
126.maddesinde ise; Uyarma kınama ve aylıktan kesme cezaları disiplin amirleri
tarafından; kademe ilerlemesinin durdurulması cezası, memurun bağlı olduğu
kurumdaki disiplin kurulun kararı alındıktan sonra, atamaya yetkili amirler, il
disiplin kurullarının kararına dayanan hallerde Valiler tarafından verilir. Disiplin Kurulu ve Yüksek Disiplin
Kurulunun ayrı bir ceza tayinine yetkisi yoktur. Cezayı kabul veya reddeder.
Ret halinde atamaya yetkili amirler 15 gün içinde başka bir disiplin cezası
vermekte serbesttirler" kuralına yer verilmiştir.
Olayda da; davacı hakkında yapılan soruşturma
sonucunda "kademe ilerlemesinin durdurulması" cezasıyla
cezalandırılması gerektiği sonucuna varılmakla birlikte disiplin kurulu
kararının atamaya yetkili amir olan Bakan tarafından yeniden değerlendirilerek
ilgilinin sicil ve disiplin durumu dikkate alınıp bir alt ceza olan aylıktan
kesme cezası ile cezalandırıldığı anlaşılmaktadır.
Anılan 126 ncı madde hükmünden anlaşılacağı üzere
disiplin kurulunca aynen kabul edilen cezanın atamaya yetkili amir tarafından değiştirilemiyeceği kuşkusuzdur.
Ancak, davacının eyleminin aylıktan
kesme cezasını gerektirmekteysede disiplin kurulu
kararının ilgili Bakan tarafından değiştirilemeyeceği anılan Yasa hükmü gereği
olduğu gibi davacıya aylıktan kesme cezası önerilmesi durumunda idare
mahkemesinin söz konusu kararıyla bu cezayı vermeye yetkili amirin takdir
yetkisini ortadan kaldırarak bir alt ceza verilmesi yolundaki gerekçesinde de
hukuki isabet bulunmamaktadır.
Belirtilen nedenlerle, temyiz isteminin kabulüyle
aksi yöndeki mahkeme kararının bozulmasının uygun olduğu düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay Onikinci
Dairesince işin gereği düşünüldü:
Dava, Karaman Sanayi ve Ticaret İl Müdürü olan
davacının, 1/30 oranında aylıktan kesme cezası ile cezalandırılmasına ilişkin ... günlü ve ... sayılı işlemin iptali istemiyle açılmıştır.
... İdare Mahkemesinin ... günlü,
... sayılı kararıyla; dava ve soruşturma dosyasının birlikte incelenmesinden,
Karaman Sanayi ve Ticaret İl Müdürü olan davacının, Periyodik muayene zamanı
geçen ve cezalı duruma düşen ölçü aleti sahiplerine idari para cezası
verilmediği iddiası ile ilgili olarak hakkında düzenlenen soruşturma raporunda,
bazı belediye ve şirketlerden 4.8.2000 tarihine kadar muayenelerini
yaptırmalarının istenildiği, oysa bunlardan ...
Belediyesinin 4.2.2000, ... Belediyesinin 11.5.2000 gününde muayene için
müracaat ettikleri, bu müracaatlar üzerine, Ölçü ve Ölçü Aletlerini Muayene
Yönetmeliğinin 9.maddesi gereğince, belediyelere muayene gününü belirleyen
belge verilmesi ve ayrıca zamanında müracaat etmediği, 11.5.2000 günlü
müracaatından anlaşılan ... Belediyesine
para cezası uygulanması gerekirken bunların yapılmadığı, hem belirtilen hem de
başka kuruluşların muayene kartlarında en son muayenenin 1998 yılında yapıldığı
ve halen 2000 yılının periyodik muamelerinin ve
damgalarının yapılmadığı bu nedenle periyodik muayene zamanında müracatta bulunmayan ölçü aleti sahiplerine ceza
uygulamayan davacının bu fiilinin, 657 sayılı Yasanın 125/D-ı maddesi
kapsamında değerlendirilmek suretiyle dosyanın disiplin kuruluna
gönderildiğinin anlaşıldığı, anılan kurulca muhakikçe
getirilen teklif aynen kabul edilerek Bakanlık makamına sunulması üzerine
ilgili bakan tarafından davacıya 657 sayılı Yasanın 125/C maddesine göre 1/30
oranında aylıktan kesme cezasının verildiğinin anlaşıldığı, uyuşmazlık konusu
olayda, davacı hakkında düzenlenen soruşturma raporunda; adı geçenin, ölçü ve tartı
aletlerinin periyodik muayene müracaatını zamanında yapmayan ve Ayar Kanunu
uyarınca cezalı duruma düşen kişi ve kuruluşlara idari para cezası uygulamaması
fiilinin, 657 sayılı Yasanın 125/D-ı maddesinde belirtilen; "Görevin
yerine getirilmesinde kişilerin yarar ve zararını hedef tutan davranışlarda
bulunmak." fiili kapsamında değerlendirilip, getirilen teklif disiplin
kurulunca aynen kabul edilmiş ise de, aynı soruşturma raporunda, davacının sözkonusu fiili nedeniyle kişisel menfaat sağladığı yönünde
bir kanaat oluşmadığından hakkında ayrıca ceza takibatına yönelik bir
soruşturma teklifine gerek görülmediğinin belirtildiği, ayrıca yukarıda
bahsedilen durumun, müdür ve memur arasındaki sürtüşmeden kaynaklandığının
düşünüldüğü belirtildiğinden, 657 sayılı Yasanın 125/D-ı maddesindeki fiilin
gerçekleştiğinden bahsetmeye olanak bulunmadığı, bu halde, davacı tarafından,
muayene yılının Ocak ayının başından Şubat ayının sonuna kadar müracaat etmeyen
ölçü ve ölçü aletleri sahipleri veya ilgilileri hakkında müracaat
etmediklerinin anlaşılması karşısında, 3516 sayılı Yasanın 15/b maddesi
gereğince idari para cezası uygulanması gerektiği halde, esas itibariyle müdür
ve memur arasındaki sürtüşmeden kaynaklanan nedenlerden dolayı Şubat ayı
sonundan sonra müracaat edenlere ceza uygulanmadığı hususunun açık olduğu, bu
fiilin 657 sayılı Yasanın 125/C-a maddesinde belirtilen, kasıtlı olarak verilen
emir ve görevleri tam ve zamanında yapmamak, görev mahallinde kurumlarca
belirlenen usul ve esasları yerine getirmemek fiiline tekabül ettiğinin açık
olduğu, diğer yandan, disiplin kurulunca "kademe ilerlemesinin
durdurulması" yönünde getirilen teklifin aynen kabul edilmesi üzerine
atamaya yetkili amir olan Bakan tarafından alt ceza unsurları gözönünde bulundurularak 1/30 oranında aylıktan kesme
cezasının verildiğinin anlaşıldığı, bu nedenle, davacının fiili 657 sayılı
Yasanın 125/C-a maddesine tekabül ettiğinden hakkında yapılan soruşturma
sonucu, kademe ilerlemesinin durdurulması cezası önerilmesi ve disiplin
kurulunca da getirilen teklif aynen kabul edilmek suretiyle atamaya yetkili
amir onayına sunulmasında hukuka uyarlık görülmediği, bu durumda, davacının
fiiline uyan 657 sayılı Yasanın 125/C-a maddesine tekabül eden disiplin
cezasının önerilmesi ve teklif edilen cezanın disiplin kurulunda
değerlendirildikten sonra atamaya yetkili amir olan Bakan tarafından alt ceza
unsurları da değerlendirilmek suretiyle bir derece hafif olan cezanın verilmesi
gerekirken aylıktan kesme cezası verilmesine ilişkin dava konusu işlemde hukuka
ve mevzuata uyarlık görülmediği gerekçesiyle dava konusu işlemin iptaline karar
verilmiştir.
Davalı idare, dava konusu işlemin hukuka uygun
olarak tesis edildiğini, kararın usul ve yasaya aykırı olduğunu öne sürmekte ve
idare Mahkemesi kararının temyizen incelenerek
bozulmasını istemektedir.
657 sayılı Yasanın 125/D-ı maddesinde; "Görevin yerine
getirilmesinde dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep
ayrımı yapmak, kişilerin yarar ve zararını hedef tutan davranışlarda
bulunmak." kademe ilerlemesinin durdurulması cezasını gerektiren fiil ve
haller arasında sayılmış, aynı Yasanın 125/C-a maddesinde de; "Kasıtlı
olarak; verilen emir ve görevleri tam ve zamanında yapmamak, görev mahallinde
kurumlarca belirlenen usul ve esasları yerine getirmemek, görevle ilgili resmi
belge, araç ve gereçeleri korumamak, bakımını
yapmamak, hor kullanmak." aylıktan kesme cezasını gerektiren fiil ve
haller arasında sayılmıştır.
Öte yandan, 657 sayılı Yasanın,
"Disiplin cezası vermeye yetkili amir ve kurullar" başlıklı
126.maddesinde ise; "Uyarma, kınama ve aylıktan kesme cezaları disiplin
amirleri tarafından; kademe ilerlemesinin durdurulması cezası, memurun bağlı
olduğu kurumdaki disiplin kurulunun kararı alındıktan sonra, atamaya yetkili
amirler, il disiplin kurullarının kararına dayanan hallerde Valiler tarafından
verilir. Disiplin
Kurulu ve yüksek disiplin kurulunun ayrı bir ceza tayinine yetkisi yoktur,
cezayı kabul veya reddeder. Ret halinde atamaya yetkili amirler 15 gün içinde
başka bir disiplin cezası vermekte serbesttirler." hükmüne yer
verilmiştir.
Dava dosyasının incelenmesinden; davacı hakkında
yapılan soruşturma sonucunda "kademe ilerlemesinin durdurulması"
cezasıyla cezalandırılması gerektiği sonucuna varılmakla birlikte disiplin
kurulu kararının atamaya yetkili amir olan Bakan tarafından yeniden
değerlendirilerek ilgilinin sicil ve disiplin durumu dikkate alınıp bir alt
ceza olan aylıktan kesme cezası ile cezalandırıldığı anlaşılmıştır.
Yukarıda anılan 657 sayılı Yasanın 126.maddesinde; önerilen
ve disiplin kurulunca aynen kabul edilen cezanın atamaya yetkili amir
tarafından değiştirilemeyeceği açıkca hükme bağlanmış
olup, İdare Mahkemesince olayın değerlendirilmesi sonucunda davacının eyleminin
aylıktan kesme cezasını gerektirdiği sonucuna varılmasında isabetsizlik
bulunmamakla birlikte, disiplin kurulu kararının ilgili Bakan tarafından
değiştirilmesinin uygun görülmesine dair gerekçesinde hukuka uyarlık
görülmediği gibi, kararın yukarıda belirtilen gerekçesine uygun olarak davacıya
aylıktan kesme cezası önerilmesi durumunda, bu cezayı vermeye yetkili amirin
takdir yetkisini ortadan kaldıracak biçimde bir alt ceza verilmesi gerektiği
yolundaki gerekçesinde isabet görülmemiştir.
Sonuç olarak, davacının eylemine uygun aylıktan
kesme cezasıyla cezalandırılmasında isabetsizlik bulunmamakla birlikte kınama
cezasının verilmesi gerektiği sonucunu doğuracak şekilde işlemin iptali
yolundaki Mahkeme kararı hukuken isabetli bulunmadığından davalı idarenin
temyiz isteminin kabulüyle, ... İdare Mahkemesince verilen
... günlü, ... sayılı
kararın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49.maddesinin 1/b fıkrası
uyarınca bozulmasına, 20.3.2003 tarihinde oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY
Temyiz isteminin reddi ile hukuk ve usule uygun
bulunan İdare Mahkemesi kararının onanması gerektiği görüşüyle çoğunluk
kararına karşıyım. (D.12.D K:2003/672 E:2003/497)
53-
Davacının,
zaman zaman okulda, okula gelişinde ve okuldan
çıkışında türbanlı olduğu yolunda beyanların olduğu, ayrıca disiplin cezası
affı kapsamına girmekle birlikte benzer eylemleri nedeniyle daha önce almış
olduğu iki ayrı disiplin cezasının bulunduğu ve yönetici olarak görev yapacağı
eğitim ve öğretim kurumunda öğrenim görenlerin yaşlarının küçüklüğü itibariyle
mantıksal değerlendirme ve çıkarım yapma çağından uzak oldukları hususları
birlikte değerlendirildiğinde; bulunduğu ortam içerisinde ve eğitim-öğretimin
bir şekilde yansımasının oluştuğu dışsal çevrede en iyi örnek konumunda olması
gereken davacının, okula geliş ve gidişleri sırasında da olsa çağdaş eğitim ve
öğretimle ilgili gerek anayasa ve gerekse milli eğitim temel kanunuyla
getirilen temel ilkelere aykırı davrandığı sabit olduğundan, yöneticilik
görevine henüz başlamadan bu görevinden alınarak öğretmen olarak atanmasına
ilişkin işlemde hukuka, kamu yararı ve hizmet gereklerine aykırılık bulunmadığı
hk.
Temyiz İsteminde Bulunan (Davalı) : Ankara Valiliği
Karşı Taraf : ...
İsteğin Özeti : Ankara 6.
İdare Mahkemesi'nin 22.3.2002 günlü, E:2001/1604, K:2002/329 sayılı kararının
dilekçede yazılı nedenlerle temyizen incelenerek
bozulması isteminden ibarettir.
Cevabın Özeti :Temyizi istenen kararın yöntem ve
yasaya uygun olduğu, bu nedenle istemin reddi gerekeceği yolundadır.
Danıştay Tetkik Hakimi : Vahit
Kınalıtaş
Düşüncesi : İdare Mahkemesince verilen karar ve
dayandığı gerekçe hukuk ve usule uygun olup, bozulmasını gerektirecek bir neden
de bulunmadığından anılan kararın onanması gerektiği düşünülmektedir.
Danıştay Savcısı : E. Nur
Necef
Düşüncesi : İdare ve vergi mahkemelerince verilen
kararların temyizen incelenerek bozulabilmesi için,
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49 uncu maddesinin birinci
fıkrasında belirtilen nedenlerin bulunması gerekmektedir.
Temyiz dilekçesinde öne sürülen hususlar, söz konusu
maddede yazılı nedenlerden hiçbirisine uymadığından, istemin reddi ile temyiz
edilen Mahkeme kararının onanmasının uygun olacağı düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Dava, Gölbaşı ... Anaokulu
Müdürü olan davacının, göreve başlamadan bu görevden alınarak Mamak... Köyü
İlköğretim Okuluna Çocuk Gelişimi Öğretmeni olarak atanmasına ilişkin 17.8.2001
günlü, 231-1/3066 sayılı işlemin iptali istemiyle
açılmıştır.
Ankara 6. İdare Mahkemesi'nin 22.3.2002 günlü,
E:2001/1604, K:2002/329 sayılı kararıyla; "davacının Altındağ
... İlköğretim Okulunda öğretmen olarak görev yapmakta iken Gölbaşı ... Anaokulu Müdürü olarak atanması nedeniyle
5.7.2001 tarihinde bu okul ile ilişiğinin kesildiği, yeni atandığı okulu görmek
ve göreve başlamak üzere aynı gün Gölbaşı ...
Garnizonuna gittiği, Garnizondan içeri girmek için buradaki görevlilere beyan
ettiği kimliğindeki resimde başı kapalı olduğu için içeri alınmadığı, bunun
dışında başka kimlik tespiti yapılamadığından müdürlük görevine başlatılmadığı;
durumun Gölbaşı İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne bildirilmesi üzerine İlçe Milli
Eğitim Müdürlüğü'nce verilen 6.7.2001 günlü, 410/3889 sayılı onay üzerine
davacı hakkında soruşturma açıldığı, soruşturma sonucu düzenlenen 31.7.2001
günlü, 410/357 sayılı raporda davacı hakkında disiplin yönünden 657 sayılı
Yasanın 125/C (a-ı) maddesi gereğince 1/30 oranında aylıktan kesme cezası;
İdari yönden ise, yöneticilik görevinin üzerinden alınarak il içerisindeki bir
başka yere öğretmen olarak görevlendirilmesinin teklif edildiği, bu teklif
uyarınca Ankara Valiliği'nin 17.8.2001 günlü, 231-1/3066 sayılı işlemiyle Gölbaşı ... Anaokulu Müdürlüğü görevinden alınarak Mamak ... Köyü İlköğretim Okuluna Çocuk Gelişimi Öğretmeni
olarak ataması yapılmış ise de; davacının daha önce görev yaptığı Altındağ ... İlköğretim Okulu Müdürü ...
ile bu okulda hizmetli olarak görev yapan ...'ın
yazılı ifadelerinde, adı geçen öğretmenin okul içerisinde başı açık olduğu,
ancak zaman zaman okula gelişinde ve okuldan
çıkışında başını kapattığını beyan ettikleri; davacının ise, başı kapalı olan
resmini öğretmen olmadan önce 15.10.1991 tarihinde Bitlis'in
... ilçesinde çektirdiğini, Kılık Kıyafet Yönetmeliğine uygun ve başı
açık olarak 1997 tarihinde Altındağ ... İlköğretim
Okulundan almış olduğu öğretmenlik kimliğini kayıp ettiğinden
... Garnizonundaki kapı nöbetçisine ibraz edemediği, öğretmenlik görevi
süresince Kılık-Kıyafet Yönetmeliği hükümlerine aykırı hareket etmediğini
belirterek Altındağ İlçe Nüfus Müdürlüğünden 5.4.1999 tarihinde aldığı başı
açık olan nüfus cüzdanını dava dilekçesine ekli olarak sunduğu dikkate
alındığında, davacının yeni atandığı okulu görmesi ve müdürlük görevine
başlaması amacıyla 5.7.2001 Perşembe günü gittiği Gölbaşı ...
Garnizonundaki kapı nöbetçisinin davacıyı içeriye almayış
sebebinin o anda başı kapalı olmasından değil, daha önce almış olduğu
kimliğindeki resminde başının kapalı olmasından kaynaklandığı görülmekte olup
salt bu husus sebep alınarak davacının yeni atandığı müdürlük görevine hiç
başlatılmadan öğretmenlik görevine atanmasına ilişkin dava konusu işlemde sebep
unsuru yönünden hukuka uyarlık görülmediği" gerekçesiyle dava konusu
işlemin iptaline hükmedilmiştir.
Davalı idare, dava konusu işlemin hukuka uygun
olduğunu öne sürmekte ve İdare Mahkemesi kararının temyizen
incelenerek bozulmasını istemektedir.
5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 8/c maddesinde,
maddede belirtilen bütün memurların lüzumu halinde il içinde nakil ve
tahvillerinin mensup oldukları il idare şube başkanlarının inhası üzerine
Valiler tarafından icra edilmekle beraber mensup oldukları bakanlık veya genel
müdürlüklere sebepleriyle bildirileceği hükme bağlanmıştır.
Anılan madde ile memurların naklen
atanmaları konusunda idareye takdir yetkisi tanındığı açık olup, bu yetkinin
ancak kamu yararı ve hizmet gerekleri gözardı
edilerek kullanıldığının kanıtlanması ya da idari yargı merciince saptanması
halinde, dava konusu idari işlemin sebep ve maksat yönlerinden hukuka
aykırılığı nedeniyle iptalini gerektireceği yerleşmiş yargısal içtihatlarla
kabul edilmiş bulunmaktadır.
Dosyanın incelenmesinden, davacının Altındağ ... İlköğretim Okulunda öğretmen olarak görev
yapmakta iken Gölbaşı ... Anaokulu Müdürü olarak
atanması nedeniyle 5.7.2001 tarihinde bu okul ile ilişiğinin kesildiği, yeni
atandığı okulu görmek ve göreve başlamak üzere aynı gün Gölbaşı
... Garnizonuna gittiği, Garnizondan içeri girmek için buradaki
görevlilere beyan ettiği kimliğindeki resimde türbanlı olduğu için içeri
alınmadığı, bunun dışında başka kimlik tespiti yapılamadığından müdürlük
görevine başlatılmadığı; durumun Gölbaşı İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne bildirilmesi
üzerine İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'nce verilen 6.7.2001 günlü, 410/3889 sayılı
onay üzerine davacı hakkında soruşturma açıldığı, soruşturma sonucu düzenlenen
31.7.2001 günlü, 410/357 sayılı raporda davacı hakkında disiplin yönünden 657
sayılı Yasanın 125/C (a-ı) maddesi gereğince 1/30 oranında aylıktan kesme
cezası; İdari yönden ise, yöneticilik görevinin üzerinden alınarak il
içerisindeki bir başka yere öğretmen olarak görevlendirilmesinin teklif
edildiği, bu teklif uyarınca Ankara Valiliği'nin 17.8.2001 günlü, 231-1/3066
sayılı işlemiyle Gölbaşı ... Anaokulu Müdürlüğü
görevinden alınarak Mamak ... Köyü İlköğretim Okuluna
Çocuk Gelişimi Öğretmeni olarak atamasının yapıldığı anlaşılmaktadır.
Anayasa'nın 176 ncı
maddesine göre, Anayasa'nın dayandığı temel görüş ve ilkeleri belirten
Başlangıç kısmı Anayasa metni kapsamında olup, başlangıç, Anayasa'nın dayandığı
temel görüş ve ilkeleri içermekle Anayasa maddelerinin amacını ve yönünü
belirleyen bir kaynaktır. Anayasa'nın Başlangıcı'nda, Atatürk'ün belirlediği
milliyetçilik anlayışı ve O'nun inkılap ve ilkeleri
doğrultusunda; Türkiye Cumhuriyeti'nin çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi
yönünde; hiçbir düşünce ve görüşün Atatürk milliyetçiliği, ilke ve
inkılaplarıyla medeniyetçiliği karşısında korunma göremeyeceği ve laiklik
ilkesi gereği kutsal din duygularının Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle
karıştırılmayacağı; her Türk vatandaşının medeniyet ve hukuk düzeni içinde
onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirmek hak
ve yetkisine doğuştan sahip olduğu fikir, inanç ve kararıyla anlaşılması,
sözüne ve ruhuna bu yönlerde de saygı gösterilmesi, mutlak bir sadakatle
yorumlanıp uygulanması gerektiğini bildirmesi de bu niteliğinin kanıtıdır.
Anayasa'nın 130 uncu maddesinde öngörülen
"çağdaş eğitim-öğretim esaslarına dayanan" düzenin, laiklik ilkesinin
gözardı edildiği bir ortam olması mümkün değildir. Devletin varlığı ve bağımsızlığı, ulusun ve ülkenin bütünlüğü ve
bölünmezliği aleyhine davranılamayacağını da içeren bu maddenin, ulusallık,
bağımsızlık ve ulusal birlik için katkılarının laikliği dışarda
bırakması düşünülemeyeceği gibi aklın ve gözlemin yönlendirdiği bilimsel
çalışmaya katılacak kimselerin de bilimsel gerekler dışında bir etkiyle
karşılaşmaksızın yetiştirilmeleri gerekir ve eğitim, yalnız bilimsel istemler
doğrultusunda yapılması, dogmalardan ve bilime ters düşen etkilerden uzak
tutulmasıyla sağlanır.
Anayasa'nın "Eğitim ve öğrenim hakkı ve
ödevi" başlıklı 42 nci maddesinin 3 üncü
fıkrasında da, eğitim ve öğretimin Atatürk ilkeleri ve inkılapları
doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve
denetimi altında yapılacağı, bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri
açılamayacağı belirtildikten sonra, dördüncü fıkrasında, eğitim ve öğretim
hürriyetinin, Anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldıramayacağı vurgulanarak
Başlangıç'taki ilkelere bağlılık pekiştirilmiş olup, eğitim ve öğretim
faaliyetinin temel ilkelerinin; Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık,
laiklik, çağdaşlık ve bilimsellik olduğu çekişmesizdir.
Öte yandan, 1739 sayılı Milli Eğitim Temel
Kanunu'nun 2 nci maddesinde, Türk Milletinin bütün
fertlerini, Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada
ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki,
insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren;
ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan; insan
haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik
ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve
sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar; beden,
zihin, ahlak, ruh ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş
bir kişiliğe ve karaktere, hür ve bilimsel düşünme gücüne, geniş bir dünya
görüşüne sahip, insan haklarına saygılı, kişilik ve teşebbüse değer veren,
topluma karşı sorumluluk duyan; yapıcı, yaratıcı ve verimli kişiler olarak
yetiştirmek; İlgi, istidat ve kabiliyetlerini geliştirerek gerekli bilgi,
beceri, davranışlar ve birlikte iş görme alışkanlığı kazandırmak suretiyle
hayata hazırlamak ve onların, kendilerini mutlu kılacak ve toplumun mutluluğuna
katkıda bulunacak bir meslek sahibi olmalarını sağlamak; böylece bir yandan
Türk vatandaşlarının ve Türk toplumunun refah ve mutluluğunu arttırmak; öte
yandan milli birlik ve bütünlük içinde iktisadi, sosyal ve kültürel kalkınmayı
desteklemek ve hızlandırmak ve nihayet Türk Milletini çağdaş uygarlığın yapıcı,
yaratıcı, seçkin bir ortağı yapmak Türk Milli Eğitiminin genel amacı olarak
belirlenmiştir.
Anılan Kanun'un 10 uncu maddesinin 1 inci fıkrasında
da; eğitim sistemimizin her derece ve türü ile ilgili ders programlarının
hazırlanıp uygulanmasında ve her türlü eğitim faaliyetlerinde Atatürk inkılap ve ilkeleri ve Anayasada ifadesini bulmuş olan
Atatürk milliyetçiliğinin temel olarak alınacağı, milli ahlak ve milli kültürün
bozulup yozlaşmadan kendimize has şekli ile evrensel kültür içinde korunup
geliştirilmesine ve öğretilmesine önem verileceği; 12 nci
maddesinde, Türk milli eğitiminde laikliğin esas olduğu din kültürü ve ahlak
öğretiminin ilköğretim okulları ile lise ve dengi okullarda okutulan zorunlu
dersler arasında yer alacağı ve 43 üncü maddesinin 1 inci fıkrasında ise,
öğretmenliğin, Devletin eğitim, öğretim ve bununla ilgili yönetim görevlerini
üzerine alan özel bir ihtisas mesleği olduğu, öğretmenlerin bu görevlerini Türk
Milli Eğitiminin amaçlarına ve temel ilkelerine uygun olarak ifa etmekle
yükümlü olduklarına işaret edilmiştir.
Öte yandan, eğitim ve öğretim hizmetinin
verilmesi sırasında; öğreticilerin bilgi ve görgü ile davranışları kadar
görünümlerinin de öğrenen kişiler üzerinde bir etki yaratacağı şüphesiz olup,
görevi gereği eğitim ve öğretim faaliyeti ile ilgili bir alanda çalışan kamu
görevlisinin, yukarıda hüküm ve açıklamalarına yer verilen yasal düzenlemelerde
belirtilen bu temel ilkelere aykırılık oluşturabilecek tutum ve davranışlardan
kaçınması gerekeceği de muhakkaktır.
Buna göre; davacının daha önce görev yaptığı Altındağ ... İlköğretim Okulu Müdürü ...
ile bu okulda hizmetli olarak görev yapan ...; her ne
kadar davacının okul içerisinde başı açık olarak hizmet verdiğini
belirtiyorlarsa da, zaman zaman okulda, okula
gelişinde ve okuldan çıkışında türbanlı olduğu yolunda beyanlarının da olduğu,
ayrıca davacının disiplin cezası affı kapsamına girmekle birlikte benzer
eylemleri nedeniyle daha önce almış olduğu iki ayrı disiplin cezasının
bulunduğu ve yönetici olarak görev yapacağı eğitim ve öğretim kurumunda öğrenim
görenlerin yaşlarının küçüklüğü itibariyle mantıksal değerlendirme ve çıkarım
yapma çağından uzak oldukları hususları birlikte değerlendirildiğinde;
bulunduğu ortam içerisinde ve eğitim-öğretimin bir şekilde yansımasının
oluştuğu dışsal çevrede en iyi örnek konumunda olması gereken davacının, okula
geliş ve gidişleri sırasında da olsa yukarıda hüküm ve açıklamalarına yer
verilen yasal düzenlemelerde belirtilen bu temel ilkelere aykırı davrandığı
sabit olduğundan, bu göreve başlamadan Gölbaşı ... Anaokulu Müdürlüğü
görevinden alınarak Mamak ... Köyü İlköğretim Okuluna
Çocuk Gelişimi Öğretmeni olarak atanmasına ilişkin işlemde hukuka, kamu yararı
ve hizmet gereklerine aykırılık ve İdare Mahkemesi kararında hukuki isabet
bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, temyiz isteminin
kabulüyle Ankara 6. İdare Mahkemesi'nin 22.3.2002 günlü, E:2001/1604,
K:2002/329 sayılı kararının 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49.
maddesinin 1/b. fıkrası uyarınca bozulmasına, aynı maddenin 3622 sayılı
Kanun'la değişik 3. fıkrası gereğince ve yukarıda belirtilen hususlar da
gözetilerek yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın adı geçen Mahkeme'ye
gönderilmesine, 26.10.2005 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY
İdare Mahkemesince verilen karar ve dayandığı
gerekçe hukuk ve usule uygun olup, bozulmasını gerektirecek bir neden de
bulunmadığından anılan kararın onanması gerektiği görüşüyle çoğunluk kararına
katılmıyorum. (D.12.D K:2005/3366 E:2004/4051)
54-
Müsteşar yardımcısı olan davacının, "uygun görüşle
arz" yazısı ve ilgili onaydaki parafının bulunmasının yalan ve yanlış
beyan olarak kabul edilemeyeceği, bu nedenle de 657 sayılı kanunun 125/c-d
maddesi gereğince aylıktan kesme cezası verilemeyeceği hk.
Temyiz İsteminde Bulunan (Davalı): Milli Savunma Bakanlığı
Karşı Taraf : ?
Vekili : Av. ?
İsteğin Özeti : Dava,
Savunma Sanayii Müsteşarlığında Müsteşar Yardımcısı
olarak görev yapan davacının, 657 sayılı Kanunun 125/C-d maddesi uyarınca 1/16
oranında aylıktan kesme cezası ile cezalandırılmasına ilişkin işlemin iptali
istemiyle açılmıştır.
Ankara 10.İdare Mahkemesinin 27.2.2002 günlü,
E:2001/1068, K:2002/264 sayılı kararıyla; dava dosyasının incelenmesinden,
Savunma Sanayii Müşteşar
Yardımcısı ve Eğitim Komisyonu Başkanı olan davacının, hakkında açılan
soruşturma neticesinde; ?, ?, ? ve ?
adlı personelin 1999 yılı Bütçe Kanunu, Bütçe Uygulama
Talimatı ve Yetiştirilmek Amacıyla Yurt Dışına Gönderilecek Devlet Memurları
Hakkında Yönetmeliğe aykırı olarak Yurt dışına gönderilmesinde yalan beyanda
bulunarak amirlerini yanılttığı hususunun sübuta erdiğinden bahisle 657 sayılı
Yasanın 125/C-d maddesi uyarınca 1/16 oranında aylıktan kesme cezası ile
cezalandırıldığının anlaşıldığı, 657 sayılı Yasanın 12/C-d maddesine göre
disiplin cezası verilebilmesi için öncelikle bir beyanın varlığı ve bu beyanın
da yalan ve yanlış olduğunun tesbitinin zorunlu
olduğu, dava konusu olayda, davacının başkanı olduğu komisyon kararı ve Yurt
dışına gönderme onaylarındaki parafın beyan olarak nitelendirilmesinin mümkün
görülmediği, bu durumda, kurumun en üst amiri olan Savunma Sanayii
Müsteşarı tarafından onaylanarak yürürlüğe giren ve halen yürürlükte bulunan
yönergede anılan şartları büyük çoğunlukla taşıyan personelin ilgili birim
amirlerinin ve Müsteşarın teklifi ve bakanın onayı ile Yurt dışına
gönderildiğinin anlaşıldığı, Yurt dışına gönderme işlemindeki eylemi sadece
"uygun görüşle arz" yazısı ve ilgili onaydaki parafla sınırlı olan
davacının, bu eylemi nedeniyle amirlerine yalan ve yanlış beyanın verildiğinden
söz etmeye imkan bulunmadığı gerekçesiyle dava konusu işlemin iptaline karar
verilmiştir.
Davalı idare, tesis edilen dava konusu işlemin
hukuka uygun olduğunu, kararın usul ve yasaya aykırı olduğunu öne sürmekte ve
İdare Mahkemesi kararının temyizen incelenerek
bozulmasını istemektedir.
Savunmanın Özeti : Savunma
verilmemiştir.
Danıştay Tetkik Hakimi : Egemen
Devrim Durmuş
Düşüncesi : İdare Mahkemesince verilen karar ve
dayandığı gerekçe hukuk ve usule uygun olup, bozulmasını gerektirecek bir neden
de bulunmadığından anılan kararın onanması gerektiği düşünülmüştür.
Danıştay Savcısı : Efser Koçakoğlu
Düşüncesi : İdare ve vergi mahkemelerince verilen
kararların temyizen incelenerek bozulabilmesi için,
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49 uncu maddesinin birinci
fıkrasında belirtilen nedenlerin bulunması gerekmektedir.
Temyiz dilekçesinde öne sürülen hususlar, söz konusu
maddede yazılı nedenlerden hiçbirisine uymadığından, istemin reddi ile temyiz
edilen Mahkeme kararının onanmasının uygun olacağı düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay Onikinci
Dairesince işin gereği düşünüldü:
İdare ve Vergi Mahkemeleri tarafından verilen
kararların temyiz yolu ile incelenerek bozulabilmeleri 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanununun 49. maddesinde belirtilen nedenlerden birinin
bulunması halinde mümkündür. Ankara 10.İdare Mahkemesince
verilen 27.2.2002 günlü, E:2001/1068, K:2002/264 sayılı karar ve dayandığı
gerekçe hukuk ve usule uygun olup bozulmasını gerektirecek bir sebep de
bulunmadığından temyiz isteminin reddi ile anılan kararın onanmasına, temyiz
giderlerinin istemde bulunan davalı idare üzerinde bırakılmasına, 25.5.2004
tarihinde oybirliği ile karar verildi. (D.12.D K:2004/1846
E:2002/2363)
55-
Usule uygun
yapılmayan soruşturma sonucu davacıya verilen kademe ilerlemesinin durdurulması
cezasında hukuka uyarlık bulunmadığı hk.
Temyiz İsteminde Bulunan (Davalı): İstanbul Valiliği
Karşı Taraf : ?
İsteğin Özeti : Davacının,
? Halk Eğitim Merkezi Müdürü olarak görev yapmakta iken işlediği iddia edilen
disiplin suçu nedeniyle 657 sayılı Yasanın 125/D-n maddesi uyarınca 1 yıl
kademe ilerlemesinin durdurulması cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin 1.5.2001
günlü işlemin iptali istemiyle dava açılmıştır.
İstanbul 2. İdare Mahkemesinin 29.3.2002 günlü,
E:2001/982, K:2002/444 sayılı kararıyla; dosyanın incelenmesinden; davacının, ?
Halk Eğitim Merkezi Müdürü olarak görev yapmakta iken 8.6.2000 tarihinde
yapılan öğretmenler toplantısında usta öğretici ?'ya soruşturma sırasında
hakkında aleyhte ifade verdiği için kötü davrandığı, kuaförlük kursunda ücretli
usta öğretici ?'in ? ile
birlikte derse girmesini sağladığı, usta öğreticileri ve öğrencileri oyuncağı
gibi gördüğü ve bir kursiyerle birlikte olduğu iddialarının incelenmesine
yönelik olarak hakkında 10.10.2000 günlü soruşturma raporunun düzenlendiği,
anılan raporda, davacının kuaförlük kursunda aynı sınıfta iki usta öğreticinin
birlikte görev almasına neden olduğundan bahisle 657 sayılı Yasanın 125/A-c
maddesi uyarınca uyarma cezasıyla cezalandırılmasının teklif edildiği, bu
raporun bazı eksiklikleri bulunduğu belirtilerek ilköğretim Müfettişleri
Başkanının 26.10.2000 günlü yazısıyla müfettişlere iade edildiği, aynı
müfettişlerce 13.11.2000 günlü ikinci bir rapor düzenlendiği, bu raporun da
aynı gerekçelerle ikinci kez iade edilmesi üzerine müfettişlerce yazılan
5.1.2001 günlü yazıda, raporda herhangi bir eksiklik bulunmadığının
bildirildiği, ancak soruşturma dosyasının müfettişlere tekrar iade edilmesi
üzerine 9.2.2001 günlü rapor tanzim edilerek davacının kademe ilerlemesinin
durdurulması cezasıyla cezalandırılmasının önerildiği, olayda, iki müfettiş
tarafından konuyla ilgili olarak alınan ifadeler ve toplanan bilgi ve belgeler
değerlendirilip soruşturma yapılarak 10.10.2000 günlü raporun düzenlendiği, bu
raporun İlköğretim Müfettişleri Başkanlığınca iade edilmesiyle başlayan süreçte
aynı müfettişlerce dosya üzerinde yapılan inceleme sonucu aynı disiplin
cezasının verilmesi önerisiyle düzenlenen soruşturma raporunun iki kez daha
Başkanlığa sunulduğu, ancak Başkanlığın dördüncü kez konunun tekrar incelenmesi
talebi doğrultusunda yine aynı müfettişlerce ve aynı dosya üzerinde yapılan
inceleme sonucunda önerilen disiplin cezasının uyarma cezasından çok daha ağır
olan kademe ilerlemesinin durdurulması cezasına çevrildiği, bu haliyle hakkında
yapılan soruşturmanın usule uygun olduğundan söz etmeye olanak bulunmadığından
davacıya disiplin cezası verilmesinde hukuka uyarlık görülmediği gerekçesiyle
dava konusu işlem iptal edilmiştir.
Davalı idare, dava konusu işlemde usule ve mevzuata
uyarlık bulunmadığını öne sürmekte ve İdare Mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.
Savunmanın Özeti : Savunma
verilmemiştir.
Danıştay Tetkik Hakimi : Demet
Özen
Düşüncesi : İdare Mahkemesince verilen karar ve
dayandığı gerekçe hukuk ve usule uygun olup, bozulmasını gerektirecek bir neden
de bulunmadığından anılan kararın onanması gerektiği düşünülmüştür.
Danıştay Savcısı : E.Nur
Necef
Düşüncesi : İdare ve vergi mahkemelerince verilen
kararların temyizen incelenerek bozulabilmesi için,
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49 uncu maddesinin birinci
fıkrasında belirtilen nedenlerin bulunması gerekmektedir.
Temyiz dilekçesinde öne sürülen hususlar, söz konusu
maddede yazılı nedenlerden hiçbirisine uymadığından, istemin reddi ile temyiz
edilen Mahkeme kararının onanmasının uygun olacağı düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay Onikinci
Dairesince işin gereği düşünüldü:
İdare ve Vergi Mahkemeleri tarafından verilen
kararların temyiz yolu ile incelenerek bozulabilmeleri 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanununun 49. maddesinde belirtilen nedenlerden birinin
bulunması halinde mümkündür. İstanbul 2. İdare Mahkemesince
verilen 29.3.2002 günlü, E:2001/982, K:2002/444 sayılı karar ve dayandığı gerekçe
hukuk ve usule uygun olup bozulmasını gerektirecek bir sebep de bulunmadığından
temyiz isteminin reddi ile anılan kararın onanmasına, temyiz giderlerinin
istemde bulunan davalı idare üzerinde bırakılmasına, 4.7.2005 tarihinde
oybirliği ile karar verildi. (D.12.D K:2005/2793 E:2002/4822)
56-