1-          Kesinleşmiş disiplin cezasının yeni bir idari işlemle ortadan kaldırılmayacağı.(Danıştay 8.D. Esas: 1998/4988 ; Karar : 1998/3015)

2-          Memurun amirine bağırıp çağırması hürmetsizliktir. (Danıştay 5.D. Esas: 1963/4205 ; Karar : 1968/156)

3-          Memur hakkında soruşturmanın  yapılabilmesi için yetkili makamın soruşturma emri vermesi gerekir.(Danıştay 2.D.Esas: 1975/1689 ; Karar : 1976/214)

4-          Sanığın savunması alınmadan karar verilemez. İdari soruşturmanın CMUK’ un 181.maddesine göre yürütülmesi gerekir.(Danıştay 2.D. 27.01.1976, Esas: 1975/1674 ; Karar: 1976/227)

5-          İdare, yürütmekle sorumlu bulunduğu kamu hizmetlerinin gereklerine uygun hareket  etmeleri yolunda kamu görevlilerinin dikkatini her zaman çekebilir.(Danıştay 5.D. 03.10.1977 Esas: 1974/8042 ; Karar: 1977/4295)

6-          Memurun memura hakareti ve memurun memuru dövmesi, resen soruşturulması gereken suçlardan olması nedeniyle kovuşturmanın yapılması engellenemez.(Danıştay 2.D. 1976/809 sayılı karar.)

7-          Memurun memura hakareti ve memurun memuru dövmesi  re’sen soruşturulması gereken suçlardan olması nedeniyle, kişisel yakınma olmadığı yada davadan vazgeçildiği gerekçesiyle kovuşturmanın yapılması engellenemez.(D.2.D.  E: 1976/1073 ; K: 1976 /1609) 

8-          657 sayılı Yasanın 125.maddesinin D fıkrasının d bendinde amirine veya emrindekilere karşı küçük düşürücü veya aşağılayıcı eylem ve hakaretlerde bulunma eylemine karşı uygulanacak cezanın eylemin mesai saati dışında veya içinde yapılmış olması biçiminde bir ayırım yapılmamıştır. Eylemin çalışma saati dışında ve yemekli bir toplantıda meydana geldiği gerekçesiyle,dava konusu işlemi iptal eden İdare Mahkemesi kararında hukuka uyarlık bulunmamıştır.(Danıştay 8.D.Esas:1991/1961 ; Karar : 1991/1782)

9-          4357 sayılı kanunun 11.maddesi uyarınca kurulan sandığa, 4306 sayılı kanunla getirilen düzenlemeler “ilkokul” ve “ortaokul” ibareleri “ilköğretim okulu” olarak değiştirildiğinden sonra ilkokul kurumu ve ilkokul öğretmenliği kavramlarından söz etmek olanaksız bulunduğundan,yeni bir düzenleme yapılıncaya kadar ilköğretim okullarında görevli öğretmenlerin üye olmaları konusunda yasal bir zorunluluk bulunmadığı.(Danıştay 1.D. Esas : 1999/56 ; Karar : 1999/70)

10-      Davacının,yürütmenin durdurulması kararı üzerine göreve başlatıldıktan üç gün sonra bu görevden alınmasının,yürütmenin durdurulması kararını etkisiz bırakma amacını taşıyan, Anayasanın ve 2577 sayılı yasanın sözüne ve özüne aykırı bir uygulama olduğu hk.(D.5.D.,12.09.1991,K:91-178,E:88-3400)

11-      Müfettiş raporunda getirilen teklif doğrultusunda, görev yeri değiştirilen ve bu işlemi dava konusu etmeyen davacının, beraat etmiş olması mutlaka eski görevine döndürülmesini gerektirmeyip, hakkındaki suçlamaların niteliği ile görevinin özelliği göz önüne alınarak takdir yetkisinin, davacının eski görevine atanmaması yönünde kullanılmasında sebep ve amaç yönlerinden hukuka aykırılık bulunmadığı hk.(D.5.D.,16.09.1992,K:92-2269,E:91-791)

12-      Memur iken işlediği disiplin suçundan ötürü hakkında soruşturmaya başvurulmuş, ancak bu soruşturma bitmeden görevden herhangi bir nedenle ayrılmış kişi hakkında da soruşturmanın sürmesi, gereken kararın alınması ve bunun uygulama olanağı olmasa bile sicil dosyasına saklanması gerekeceği hk.(D.3.D.,27.01.1977,K:77-42,E:77-47)

13-      Derslerde kız öğrencilerin başlarını örtmelerine göz yumduğu anlaşılan imam hatip lise müdürüne 657 sayılı yasanın 125/C maddesi uyarınca idarece 4 ay kısa süreli durdurma cezası  verilmesinde isabetsizlik olmadığı hk.(D.10.D.,17.03.1986,K:86-549,E:84-319)

14-      657 sayılı yasaya göre,aleyhine yargı yoluna başvurulması olanaksız bulunan kınama cezasının,savunma alınmadan,verilmesi halinde de yargı denetimine tabi tutulamayacağı hk.(D.10.D.,29.05.1986,K:86-1328,E:84-2529)

15-      Öğretmen olan davacının, Bağ-Kur’da geçen hizmet süresinin 657 sayılı Yasanın 36/C-5 maddesi uyarınca intibakında değerlendirilmesi gerektiği.(Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu Esas:1994/488,Karar:1995/728)

16-      Açıklanan nedenlerle, davalı idarenin temyiz isteminin reddi ile İdare Mahkemesince verilen kararın yukarıda belirtilen gerekçe ile onanmasına karar verildi. (D.5.D. 16.2.1993, E. 92/5699, K. 93/609)

17-      Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Eğitim Araştırmaları Merkezi ve Akşam Sanat Okulu Matematik öğretmeni olarak görev yapmakta iken düzenlediği inceleme ve değerlendirme raporlarındaki görüşlerinden dolayı 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 125/B-a maddesi uyarınca “kınama” cezası ile cezalandırılan davacı; usul ve zamanaşımı hükümlerine aykırı olarak verilen kınama cezalarına karşı yargı yolunun kapalı olmadığını, cezanın gerekçesini oluşturan suçlama ile buna ilişkin bildirimlerin savunma hakkını ortadan kaldırabilecek ölçüde genel, soyut, belirsiz ve dayanaksız olduğunu, soruşturulmaya başlanıldığının kendisine açık ve yazılı olarak bildirilmesi zorunluluğuna uyulmaması suretiyle savunma hakkının engellendiğini, soruşturmayı açan ve cezayı veren makamın aynı olması nedeniyle yok hükmünde olduğu ileri sürülerek “kınama” cezasına ilişkin 20.08.2003 günlü ve 4666/73034 sayılı işlemin iptaline karar verilmesi istenilmektedir.

SAVUNMANIN ÖZETİ :657 sayılı Kanunun 135. maddesi hükmüne göre davacı hakkında verilen cezaya karşı itiraz edilebileceği, dava açma olanağı bulunmayan disiplin cezasına karşı açılan davanın öncelikle incelenmeksizin reddi gerektiği, esas yönünden ise; halen Ankara ilinde öğretmen olarak görev yapan davacının daha önce Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı Eğitim Araştırmaları Merkezi ve Akşam Sanat Okulu öğretmeni iken hakkında Bakanlık Müfettişlerince düzenlenen 16.06.2003 gün ve 8847/33, 34, 27 sayılı soruşturma raporunda; düzenlediği inceleme ve değerlendirme raporlarında bir çok hatalarını tespit ettiği eğitim araçları için eğitim ve öğrenim açısından uygun olduğu yönünde görüş bildirmek suretiyle ilgili öğretim araçlarının öğretim kurumlarına tavsiye edilmesine sebep vermesi nedeniyle idari yönden teklifi ile birlikte disiplin yönünden de 657 sayılı Kanunun 125/B-a maddesi uyarınca kınama cezası ile cezalandırılması önerisi doğrultusunda verilen cezanın yasal olduğu iddiasıyla davanın reddi gerektiği savunulmaktadır.

 TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Ankara 5. İdare Mahkemesi’nce işin gereği görüşüldü;

Dava, Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Eğitim Araştırmaları Merkezi ve Akşam Sanat Okulunda görev yapmakta iken düzenlediği inceleme ve değerlendirme raporlarındaki görüşlerinden dolayı davacının 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 125/B-a maddesi uyarınca “kınama “ cezası ile cezalandırılmasına ilişkin 20.08.2003 günlü ve 4666/73034 sayılı işlemin iptali istemiyle açılmıştır.

T.C. Anayasasının 129/3. maddesinde; uyarma ve kınama cezalarıyla ilgili olanlar hariç, disiplin kararlarının yargı denetimi dışında bırakılamayacağı belirtilmiştir.

657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 135. maddesinde; disiplin amirleri tarafından verilen uyarma ve kınama cezalarına karşı itirazın varsa bir üst disiplin amirine yoksa disiplin kurullarına yapılabileceği; aylıktan kesme, kademe ilerlemesinin durdurulması ve Devlet Memurluğundan çıkarma cezalarına kaşı idari yargı yoluna başvurabileceği,136/3. maddesinde de;itiraz edilmeyen kararlar ile itiraz üzerine verilen kararların kesin olup, bu kararlar aleyhine idari yargı yoluna başvurulamayacağı hükmüne yer verilmiştir.

Davacının da aralarında bulunduğu Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı görevlileri hakkında yapılan soruşturma sonucu düzenlenen 16.06.2003 günlü ve 8847/33, 34, 27 sayılı rapor doğrultusunda, davacıdan savunmasının istenilmesi, disiplin cezasının verilmesi 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu hükümlerine göre yürütülmüştür.

Buna göre, uyuşmazlığın esasına girmeden önce Anayasa ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun yukarıda yer alan hükümlerini adil yargılanma hakkı, hak arama özgürlüğü ve Anayasanın 90. maddesinde yapılan değişiklikle birlikte ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir.

Anayasanın “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36. maddesinde; herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı kimliğiyle sav ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Sav ve savunma hakkı birbirini tamamlayan ve birbirinden ayrılması olanaksız niteliğiyle hak arama özgürlüğünün temelini oluşturur. Önemi nedeniyle hak arama özgürlüğü yalnız toplumsal barışı güçlendiren dayanaklardan biri değil aynı zamanda bireyin adaleti bulma, hakkı olanı elde etme, haksızlığı önleme uğraşının da aracıdır. Bu hakkın kullanılması, yerine getirilmesi olabildiğince kolaylaştırılmalı, olumlu ya da olumsuz sonuç almayı geciktiren, güçleştiren engeller kaldırılmalıdır.

Adil yargılanma hakkı, temel insan haklarından biri olması dolayısıyla 1948 yılında dünya devletlerince kabul edilen ve bir başlangıç teşkil eden İnsan Hakları Evrensel Bildirisinde tanınmış ve uygulanabilir evrensel bir ilke olarak kendine yer bulmuştur. 1948’den bu yana uluslararası bir gelenek haline gelmiş olan bu hak, takip eden yıllarda Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve diğer sözleşmelerle yaygınlık kazanmıştır.

Çeşitli sözleşmelerle zamanla ayrıntılı düzenlemelere gidilen bağlılığı artan bu hak, ulusal alanlarda da etkisini göstermiş ve devletlerin bu yapı içinde muhakemenin ulusal yasalara uygun olup olmadığı, ulusal yasaların uluslararası adil yargılanma güvenceleriyle uyumlu olup olmadığı ve yasaların uygulanma biçiminin uluslararası standartlara aykırılık taşıyıp taşımadığı noktalarında yasaların uluslararası uzlaşmaya uyumlaştırma çabalarını getirmiştir.

Türkiye’de de adil yargılanma hakkının içerdiği pek çok ilke ve hak, Anayasa’nın 36, 38, 125, 138 ve 142. maddesinde yer almasına rağmen, 2001 yılında Anayasa’da yapılan değişiklikle kavram olarak 36. maddede yer verilmek suretiyle Anayasa’nın bir parçası haline getirilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’de idarenin eylem ve işlemlerinin yargı denetimi dışında tutulmasının adil yargılanma hakkının ihlali olarak kabul etmektedir.Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi “Hakansson ve Sturesson-İsveç” davası ile ilgili olarak; uyuşmazlık konusunun sadece hükümet tarafından karara bağlanmasının, ne olağan mahkemeler ne idare mahkemeleri ne de 6. madde açısından mahkeme olarak kabul edilebilecek bir kurul tarafından hukukiliğin denetiminin mümkün olmamasının mahkemeye başvurma hakkının ihlali olduğu, Pudos-İsveç” davasında da; başvurucunun taşımacılık ruhsatının Bölge İdare Kurulu tarafında iptal edilmesi sonrasında, son itiraz mercii ve bu uyuşmazlığı karara bağlayan makam olan İletişim ve Ulaştırma Bakanlığının kararına karşı bir mahkemeye veya mahkeme olarak kabul edilebilecek herhangi bir kurula başvurma imkanının olmamasının, ihlal olduğuna karar vermiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi benzer şekilde Zander-İsveç” davasında da; başvurucunun arazisinin bitişiğinde yer alan ve çöplük olarak kullanılan arazi nedeniyle içme suyunun kirlendiği iddiasıyla çöp boşaltan şirketin ruhsatının yenilenmesi ve faaliyetlerinin genişletilmesine yönelik olarak ilkin Ruhsat Kuruluna başvurmuş ve bu Kurulun ret kararına karşı da hükümete yaptığı itirazın reddine karşı yargı denetimi tanınmadığı için adil yargılanma hakkına aykırılık olduğu belirtilmiştir.

Özetle, tarafsızlığı ve bağımsızlığından kuşku duyulmayacak şekilde oluşturulmuş bir mahkemeye başvuru olanağının tanınmadığı bir idari rejimin adil yargılanmaya uygun olmadığı ilkesinin kabul edildiği görülmektedir.

Disiplin cezalarına karşı yargı yolunun kapalı olmasının adil yargılanma hakkına aykırılığı ile ilgili yapılan bu açıklamalardan sonra “hak arama özgürlüğü” ve Anayasa’nın 90. maddesinde yapılan değişiklikle uyumlu olup olmadığı ortaya konulmalıdır.Anayasa’nın 90. maddesinin, “usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz” biçimindeki son fıkrasına “usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.” cümlesinin eklenmesi nedeniyle “hak arama özgürlüğü” açısından bu konunun değerlendirilmesi gerekmektedir.Uluslararası Sözleşmelerin Türk hukukundaki yerini doğrudan doğruya düzenleyen hüküm Anayasa’nın 90. maddesinin yukarıda yer verilen son fıkrasıdır.Bu hükümle birlikte,Anayasanın 15, 16, 42 ve 92. maddelerinde de uluslararası hukuka, dolayısıyla uluslararası sözleşmelere göndermede bulunulmuştur.Bu nedenle, öncelikle uluslararası sözleşmelerin Türk hukukundaki yeri belirlenmelidir.

Anayasanın 15. maddesinde, temel hak ve özgürlüklerin kullanımı konusunda alınacak tedbirlerin uluslararası hukuk karşısındaki konumu,16. maddesinde, temel hak ve özgürlüklerin yabancılar için kullanımlarının uluslararası sözleşmeler karşısındaki yeri, 92. maddesinde de,savaş ilanı ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisinde uluslararası sözleşmelerle ilgili atıflar bulunmaktadır.

Anayasanın yukarıda yer verilen hükümleri ile uluslararası hukuk kuralları,dolayısıyla sözleşmeler ile ilgili düzenlemeler yapılmıştır.Bu maddelerde belirtilen konulara ilişkin kurallar getiren sözleşme hükümlerini garanti altına alarak bunlara anayasal bir değer yüklenmiştir.

Uluslararası sözleşmeler konusunda yukarıda yer aldığı üzere, özel hükümler getiren maddeler ile birlikte, genel olarak sözleşmelerin Türk hukukundaki hiyerarşik yerini 90. madde düzenlemiştir.Fıkranın birinci cümlesine göre, usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslararası sözleşmeler kanun hükmündedir. Uluslararası sözleşmenin kanun hükmünde olması nedeniyle Türk Hukuk düzeninde doğrudan hüküm doğurucudur. Fıkranın ikinci cümlesine göre, andlaşmalar hakkında Anayasa Mahkemesine başvurulamayacaktır. Buna göre, uluslararası sözleşmelerin Anayasaya aykırı olduğunun ileri sürülememesi uluslararası hukukun üstünlüğünün teyidi olduğu, uluslararası sözleşmeler ile Anayasa arasında bir uyuşmazlık olması durumunda uluslararası sözleşmelerin üstünlüğü doktrinde de kabul görmüştür.

Kaldı ki;Anayasanın 129/3. maddesinde yer alan “uyarma ve kınama cezalarıyla ilgili olanlar hariç, disiplin kararlarının yargı denetimi dışında bırakılamayacağına” ilişkin düzenlemeden de, uyarma ve kınama cezalarına karşı mahkemeye başvurma hakkını tanıyan iç hukuk kurallarının da Anayasa’ya aykırı olmadığının da yasa koyucu tarafından amaçlandığının anlaşılması gerekir.

Uluslararası sözleşmelerin iç hukukta geçerliliği ve Anayasa’da önceden de yer alan düzenlemeler ile ilgili bu açıklamalardan sonra son Anayasa değişiklikleri ile yeni oluşan hukuksal durum ve iç hukuk kurallarına etkisi üzerinde değerlendirmede bulunulması şarttır. 2001 yılında gerçekleştirilen Anayasa değişiklikleri öncesinde hazırlanan 37 maddelik Anayasa değişiklikleri paketinde onaylanmış uluslararası sözleşmelerin iç hukuktaki yeri ve değeri konusunda yer alan “kanunlar ile milletlerarası antlaşmaların çatışması halinde milletlerarası anlaşmalar esas alınır” şeklindeki düzenlemeden son anda vazgeçilmiştir.Anayasanın 90. maddesinde yapılması düşünülen bu değişiklik yukarıda yer verilen haliyle 22.05.2004 günlü ve 25449 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

5170 sayılı Yasa’nın 7. maddesi ile yapılan değişikliğin Anayasa Komisyonu’nda yapılan görüşmeler neticesinde gerekçesi; “uygulamada usulüne göre yürürlüğe konulmuş insan haklarına ilişkin milletlerarası antlaşmalar ile kanun hükümlerinin çelişmesi halinde ortaya çıkacak bir uyuşmazlığın hallinde hangisine öncelik verileceği konusundaki tereddütlerin giderilmesi amacıyla 90. maddenin son fıkrasına hüküm eklenmektedir.” şeklindedir.

Yasa koyucu temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklar demek suretiyle yargı yetkisini Türk milleti adına kullanan “adli, idari ve askeri yargı” yerleri ile birlikte yasama ve yürütme organının da yeni kural çerçevesinde hareket etmeleri gerektiğini belirtmiştir. Yargı yetkisini kullanan mahkemelerin yetkilerinin kullanımı ile ilgili düzenlemeler Anayasa’nın 9. ve 138. maddelerinde yer almaktadır. Anayasanın 9. maddesinde, yargı yetkisinin Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağı, 138. maddesinde de, yargıçların görevlerinde bağımsız olduklarını, Anayasa, yasa ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm vereceklerini, hiçbir organ, makam, merci ve kişinin, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve yargıçlara emir ve talimat veremeyeceklerini ve genelge gönderemeyeceklerini, tavsiye ve telkinde bulunulamayacağını kesin bir dille kurala bağlamaktadır.

Anayasanın 138. maddesinde yer alan “hukuka” uygun karar vermenin iç hukuk yanında uluslararası hukuk da dahil olarak anlamak gerekir. Ulusal üstü hukuk herhangi bir şekilde ulusal hukuka dahil olmuşsa yargı yetkisini kullanan hakimlerin bunu göz önünde bulundurması zorunludur.

Yeni metinde yer alan “temel hak ve özgürlüklerin” iç hukukta yer alan temel hak ve özgürlüklerle sınırlı olmaması gerekir. Usulüne uygun yürürlüğe giren tüm uluslararası sözleşmelerde yer alan temel hak ve özgürlüklerin kapsam içinde bulunduğu anlaşılmaktadır.Uluslararası insan hakları hukukunun anlaşma, sözleşme, şart, pakt gibi belgelerce tanıdığı ve güvenceye aldığı tüm insan hakları bu güvence altındadır.

Yapılan bu açıklamalar ışığında Uluslararası İnsan Hakları Hukukunun temel belgelerinden olan ve Türkiye tarafından da kabul edilerek onaylanan Birleşmiş Milletler Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesinin ilgili hükümlerinin Anayasamızda ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun disipline ilişkin hükümler içeren maddelerindeki “uyarma ve kınama" cezalarına ilişkin kuralların aynı konuda farklı düzenlemeler içerip içermediğinin belirlenmesi gerekmektedir.

Türkiye tarafından 15 Ağustos 2000 tarihinde imzalanan ve 4 Haziran 2003 tarihinde TBMM’de onaylanan Birleşmiş Milletler Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi 4868 sayılı Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmenin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanunun 18 Haziran 2003 günlü ve 25142 sayılı Resmi Gazetede yayınlanmasıyla yürürlüğe girmiştir. Sözleşmenin Başlangıç bölümünde; “bu sözleşmeye taraf devletlerin Birleşmiş Milletler Şartı’nda ilan edilen prensiplere göre insanlık ailesinin bütün üyelerinin doğuştan sahip oldukları insanlık onurunu ve eşit ve vazgeçilmez haklarını tanımanın yeryüzündeki özgürlük, adalet ve barışın temeli olduğunu dikkate alarak, bu hakların insanın doğuştan sahip olduğu insanlık onurundan türediğini kabul ederek, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ne uygun bir biçimde korkudan ve yoksulluktan kurtulma özgürlüğünü kullanabilen özgür insan idealinin ekonomik ve sosyal ve kültürel hakları ile birlikte kişisel ve siyasal haklarını da kullanabildiği şartların yaratılması halinde gerçekleşebileceğini kabul ederek Birleşmiş Milletler Şartı’na göre devletlerin insan haklarına ve özgürlüklerine her yerde saygı gösterilmesini sağlama ve bu haklara ve özgürlüklere uygun davranma yükümlülüğünü dikkate alarak, içinde yaşadıkları topluma ve diğer bireylere karşı ödevleri bulunan bireylerin, bu sözleşmede tanınmış olan hakları ilerletme ve bu haklara uyulmasını sağlamak için çaba gösterme sorumluluğu bulunduğunun farkında olarak, aşağıdaki hükümlerde anlaşmışlardır” hükmüne yer verilmiştir.

Birleşmiş Milletler Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesinin III. Bölümünde yer alan “Adil yargılanma hakkı” başlıklı 14. maddesinde ise; herkesin mahkemeler ve yargı yerleri önünde eşit oldukları, herkesin hakkındaki bir suç isnadının veya hak ve yükümlülükleri ile ilgili bir hukuki uyuşmazlığın karara bağlanmasında, hukuken kurulmuş yetkili, bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından adil ve aleni olarak yargılanma hakkına sahip oldukları belirtilmiştir.

Sözleşmenin yukarıda yer verilen maddesi ile “hak arama özgürlüğü” güvenceye alınmıştır.Temel insan haklarından olan bu hakkın kullanılabilmesi için hiçbir kısıtlamaya tabi olmaması gerekir.Mahkemeye başvurma hakkını engelleyen tüm yasaklamaların Sözleşme’ye de aykırı olacağı tartışmasızdır. Adil yargılanma hakkının tam ve koşulsuz gerçekleşmesi ve mahkemeye başvurma hakkının güvenceye alınması konularında sınırsız hükümler içermesi nedeniyle birçok ulusal ve uluslararası kurallara göre ileri durumda bulunan Sözleşmenin kısıtlayıcı hükümler içeren kurallara göre öncelikli kabul edilerek uyuşmazlıkların çözümünde uygulanması çağdaş hukuk anlayışının doğal bir sonucudur.

Buna göre, hak arama özgürlüğüne yönelik temel hükümler içeren ve uluslararası ölçekli insan hakları hukukunun kaynağı olan ve Türkiye tarafından da imzalanarak yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Siyasi ve Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesinin “adil yargılanma hakkı” başlıklı 14. maddesinin mahkemeye başvurma hakkının hiçbir şekilde kısıtlanmamasını öngören hükümleri ile “uyarma” ve “kınama” cezalarına karşı yargı yolunu kapayan iç hukuk düzenlemelerinin aynı konu hakkında farklı hükümler içermesi nedeniyle, Anayasa’nın 90. maddesinde yargı organlarını da bağlayıcı şekilde yapılan değişiklik sonrasında oluşan son hukuki durum karşısında, BM Siyasi ve Medeni Haklar Uluslar arası Sözleşmesinin 14/1. maddesinin bu uyuşmazlıkta esas alınması gereken hukuk kuralı olduğu sonucuna varılmıştır.

Buna göre, “uyarma” ve “kınama” cezalarına karşı yargı yolunu kapayan iç hukuk kuralları yerine, “adil yargılanma hakkı”, “hak arama özgürlüğü” ve “mahkemeye başvurma hakkı” ilkeleri doğrultusunda dava açılması gerektiğini kurala bağlayan Birleşmiş Milletler Siyasi ve Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 14. maddesinin uyuşmazlıkta esas alınması suretiyle davacıya 657 sayılı Devlet Memurları Kanunun 125/B-a maddesi uyarınca verilen “kınama” cezasına karşı dava açılabileceği kanaatiyle davanın esas yönünden çözümlenmesi yapılacaktır.

657 sayılı Devlet Memurları Kanunun “Kınama cezasını gerektiren fiil ve haller” başlıklı 125/B-a fıkrasında; verilen emir ve görevlerin tam ve zamanında yapılmasında, görev mahallinde kurumlarca belirlenen usul ve esasların yerine getirilmesinde,görevle ilgili resmi belge, araç ve gereçlerin korunması, kullanılması ve bakımından kusurlu davranmanın kınama cezasını gerektirdiği hüküm altına alınmıştır.

Dava dosyasının incelenmesinden, “Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı Yayın ve Kültür Dairesi bünyesinde oluşturulan Eğitim Araçlarının İnceleme ve Rapor Değerlendirme Komisyonunda” görev yapan bir kısım kamu görevlisinin eylem ve işlemleriyle ilgili olarak yapılan soruşturma sonucunda düzenlenen 16.6.2003 günlü, 8847/33, 34, 27 sayılı soruşturma raporunda, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı Yayın ve Kültür Dairesi Bünyesinde oluşturulan eğitim araçlarını inceleme ve rapor değerlendirme komisyonlarında görev yapan ve kadroları Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı Eğitim Araştırmaları Merkezi ve ASO Müdürlüğünde bulunan, aralarında davacının da bulunduğu öğretmenlerin inceledikleri eğitim araçları için, bu araçlarda önemli hatalar tespit etmelerine ve bu hataları raporlarında belirtmelerine rağmen “uygun bulunmuştur” yönünde görüş belirtmek suretiyle, eğitim araçlarının hatalı olarak okul ve kurumlara girmesine neden oldukları, eğitim araçlarını incelerken Eğitim Araçları İnceleme Yönetmeliği hükümlerine uymadıkları, kendilerine verilen görevleri iyi, doğru ve itina ile yapmadıkları ve bu eylemin 657 sayılı Yasanın 125 (B-a) maddesindeki disiplin suçunu oluşturduğu” sonucuna varılarak disiplin yönünden anılan madde uyarınca kınama cezasıyla cezalandırılmaları, idari yönden ise inceledikleri eğitim araçlarında birçok hata tespit etmelerine rağmen “uygun bulunmuştur” şeklinde rapor tanzim ettikleri, bu davranışları ile kurumun yıpratılmasına neden oldukları, bu nedenle Eğitim Araştırmaları Merkezi ve ASO öğretmenliğinden alınarak Ankara İli içerisindeki okullarda öğretmen olarak görevlendirilmelerinin önerildiği, izleyen süreçte de belirtilen görüş doğrultusunda atama işlemi ile birlikte davacı hakkında 657 sayılı Devlet Memurları Kanunun 125/B-a maddesi uyarınca dava konusu “kınama” cezasının verildiği anlaşılmaktadır.

Davacının imzasının bulunduğu inceleme raporlarında, incelenen eğitim aracındaki eksiklikler açık olarak yazılmış, değerlendirme kısmında ise şekil ve muhteva yönünden uygun bulunduğu belirtilmiş, dolayısıyla inceleme ve değerlendirme raporları, bu konuda asıl kararı verecek olanların nesnel bir değerlendirme yapabilmelerine olanak verecek şekilde hazırlanmıştır. Öte yandan, Yönetmeliğin bu gibi bir değerlendirmeye imkan tanımadığı belirtilmiş ise de, idarenin günlük ve gelişen ihtiyaçları dikkate alınarak uzun bir süredir devam ettirilen uygulamanın kamu görevlileri tarafından usul kabul edilerek aynı yönde işlem yapılması da idari faaliyetin doğal akışına uygundur. Nitekim anılan soruşturma sonucunda yönetmelik ve genel uygulamadan kaynaklanan aksaklıklar tespit edilerek bu yönde yönetmelik değişikliğine gidilmiştir.

Bu durumda; davacının görevini, görev mahallinde oluşmuş olan usullere uygun olarak yerine getirdiği ve hizmetin yürütülmesiyle ilgili genel aksaklıklar var ise, görevi itibariyle bu durumda sorumlu tutulamayacağı sonucuna ulaşıldığından; aksi yöndeki değerlendirmeye dayanılarak 657 sayılı Devlet Memurları Kanunun 125/B-a maddesi uyarınca verilen cezada hukuka uyarlık bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle dava konusu işlemin İPTALİNE, aşağıda dökümü yapılan 31.910.000 lira yargılama giderinin davalı idareden alınarak davacıya verilmesine, artan posta avansının istemi halinde davacıya iadesine, 29.06.2004 tarihinde oybirliği ile karar verildi. T.C. A N K A R A 5. İDARE MAHKEMESİ Esas No: 2003-1796 Karar No: 2004-1212

18-      İdarenin hatalı ve yasaya aykırı işlemi ile elde edilen yetkiler sürdürülmemekle birlikte kişisel kazanımların korunması gerekir.

İsteğin Özeti: Ankara 2. İdare Mahkemesinin 12.04.1994 günlü, E: 1992/641, K: 1994/454 sayılı kararının dilekçede yazılı nedenlerle temyizen incelenerek bozulması isteminden ibarettir.

Danıştay Tetkik Hakimi M.Y.`nin Düşüncesi: Davacının psikolog unvanlı kadroda görev yapmakta iken bitirdiği okul itibariyle bu unvanı kullanamayacağından bahisle "Laboratuvar Teknisyeni" unvanlı kadroya atanmasına ilişkin işlemin iptali yolundaki idare mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

Anayasa`nın 125. maddesinin 1. fıkrasındaki, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır hükmünde de vurgulandığı gibi, hukuk devletinin bir gereği olan hukuka bağlı idare ilkesi, idari işlem ve eylemlerin hukuka uygunluğunu zorunlu kılmaktadır. Kamu yararının gerçekleştirilmesi ve gözetilmesini temel görev olarak üstlenmiş olan idare buna uygun olarak görev yapmak, dolayısıyla hukuka uygun işlem tesis etmek zorundadır. Bu noktadan hareket edildiği zaman idarenin işlemlerindeki hukuka aykırılıkları düzeltmek zorunda olduğu, hatta hukuka aykırı işlemlerin geri alınması konusunda idarenin bağlı yetki içinde olduğu doktrinde tartışılmaktadır.

Davacının Danıştay Sekizinci Dairesinin 14.03.1990 günlü, 1990/372 sayılı kararında da vurgulandığı gibi, nitelikleri taşımamasına rağmen 10.08.1981 tarihinde psikolog unvanlı kadroya atandığı, ancak daha sonra hatalı işlem tesis ettiğini anlayan idarenin 1992 yılında 1981 tarihli oluru işlemden kaldırdığı anlaşılmaktadır.

Olayda hukuka aykırı bir işlemin aradan belirli bir zaman geçtiği takdirde ilgililer lehine kazanılmış hak doğurup doğurmayacağının tartışılması uyuşmazlığın çözümü için zorunlu bulunmaktadır.

Hak, çok genel deyimle, kişilere hukuk tarafından tanınan menfaat ve ondan yararlanma konusunda verilen bir yetki veya kısaca hukuken himaye edilmiş bir menfaat olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımlamadan hak ile menfaat arasındaki fark hukuken korunma vasfında ortaya çıkmaktadır. (... İdari İşlemin Geri Alınması, ... Üniversitesi ... Fakültesi Yayınları, ... Matbaası ... 1970, S. 61) Bu nedenle kazanılmış hakların genel olarak kamu düzeninin sınırları içinde saygıya değer oldukları, dolayısıyla kazanılmış hakkın hukuka uygun durumun varlığına bağlı olduğu, hukuka uygun olmayan işlemlerin hak kaynağı da olamayacakları açıktır. Ancak Danıştayca 1952 yılında kabul edilen, 1952/244 sayılı İçtihatları Birleştirme Kurulu kararında da belirtildiği gibi sakat bir işlem bundan yararlanan lehine kazanılmış bir hak doğurmasa da bunun kişiler için subjektif bir çok etki ve sonuç doğuracağını da kabul etmek gerekmektedir. Hal böyle olunca hukuka aykırı işlemlerin ilgililer lehine yarattıkları durumların gerek sözü edilen içtihatları birleştirme kurulu kararı gerekse idare mahkemesince iptal gerekçesinde dayanılan 1973 yılı İçtihatları Birleştirme Kurulu Kararı gereğince korunması gerekmektedir.

Bu durumda idare mahkemesince aradan uzun bir zaman geçtikten sonra "psikolog" unvanının ilgili lehine kazanılmış hak teşkil ettiği sonucuna varılmış olmasında hukuki isabet bulunmamakta ise de, 1952 ve 1973 yılı içtihatları birleştirme kurulu kararları karşısında hukuka aykırı işlemlerin doğurduğu subjektif sonuçların ilgililer lehine hak doğuracağını vurgulamak gerekmektedir.

Açıklanan nedenlerle, davacıya verileri psikolog unvanının geri alınmasına ilişkin işlemde hukuka aykırılık bulunmadığından, idare mahkemesi kararının bozulması gerektiği düşünülmüştür.

Danıştay Savcısı O.C.E.`nin Düşüncesi: Temyiz dilekçesinde öne sürülen hususlar, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu`nun 49. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen nedenlerden hiçbirisine uymayıp idare mahkemesince verilen kararın dayandığı hukuki ve yasal nedenler karşısında anılan kararın bozulmasını gerektirir nitelikte görülmemektedir.

Açıklanan nedenlerle, temyiz isteminin reddiyle idare mahkemesi kararının onanmasının uygun olacağı düşünülmektedir.

Türk milleti adına hüküm veren Danıştay Beşinci ve Sekizinci Dairelerince 2575 sayılı Danıştay Kanunu`na 3619 sayılı Kanunun 10. maddesiyle eklenen Ek- 1. madde gereğince yapılan müşterek toplantıda işin gereği düşünüldü: Davacı, psikolog unvanlı kadroda görev yapmakta iken bitirdiği okul itibariyle bu unvanı kullanamayacağından bahisle "Laboratuvar Teknisyeni" unvanlı kadroya atanmasına ilişkin 02.03.1992 günlü işlemin iptali istemiyle dava açmıştır.

Ankara 2. İdare Mahkemesinin 12.04.1994 günlü, E: 1992/641, K: 1994/454 sayılı kararıyla; yabancı ve yerli doktrin ve içtihatlara göre yokluk, butlan, açık kanunsuzluk ve ilgilinin hile ve gerçek dışı beyanına dayanılarak tesis edilen işlemleri idarelerin, süre kaydına bağlı olmaksızın her zaman geri alabileceği, diğer hukuka aykırı idari işlemlerin dava açma süresi içinde geri alınabileceği, bu sürenin geçmiş olması durumunda iyiniyetli kişileri korumak bağlamında yanlış idari işlemlerden dolayı kişi yararına hak veya korunması gereken yerleşmiş bir durumun doğacağı ve işlemin idare için kesinleşmiş sayılacağının kabul edildiği; olayda davacıya 10.08.1981 tarihinde verilen "Psikolog" unvanının, bitirdiği okul nedeniyle bu unvanı kullanamayacağından bahisle aradan on yılı aşkın bir zaman geçtikten sonra alınarak laboratuvar teknisyeni unvanının verilmesinde yokluk, butlan, açık kanunsuzluk durumunun bulunmadığı, davacının hile ve gerçek dışı beyanının olmadığı hususu da gözönünde bulundurulduğunda hukuka uyarlık görülmediği gerekçesiyle dava konusu işlem iptal edilmiştir.

Davalı idare; usul ve hukuka aykırı olduğunu iddia ettiği idare mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.

Davacının ... Üniversitesi Eğitim Fakültesi "Eğitimde Psikolojik Hizmetler" bölümünden mezun olarak 14.04.1978 tarihinde ... Hastanesinde "Laboratuvar Teknisyeni" unvanı ile göreve başladığı, 10.12.1980 tarihinde aynı bölümde yüksek lisansı bitirmesi üzerine 10.08.1981 günlü, 6384 sayılı onayla "Psikolog" unvanlı kadroya atandığı, 1992 yılında tereddüte düşülerek Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı`na sorulduğu ve yürütme kurulunun 01.03.1991 tarihli toplantısında alınan karar uyarınca ilgililerin "Rehber Öğretmen" unvanını kullanabileceği "Psikolog" unvanını kullanamayacağının Yükseköğretim Kurulu Başkanlığınca bildirilmesi üzerine dava konusu işlemle 10.08.1981 tarihli ve 6384 sayılı görev değişimi modeli işlemden kaldırılarak ilgiliye 15.07.1989 tarihinden itibaren uygulanan ek göstergelerin iptal edildiği ve 15.02.1992 tarihinden geçerli olarak "Laboratuvar Teknisyeni" unvanına göre belirlenecek kadro aylığı üzerinden ödeme yapılmasının kararlaştırıldığı, davacı tarafından da işlemin psikolog unvanının geri alınmasına ilişkin kısmının iptali istemiyle bakılan davanın açıldığı dosyanın incelenmesinden anlaşılmaktadır.

Danıştay Sekizinci Dairesinin 14.03.1990 günlü, E: 1989/301, K: 1990/372 sayılı kararında da vurgulandığı gibi, eğitim fakülteleri ve eğitim bilimleri fakülteleri eğitimci, edebiyat ve fen fakültelerinin psikoloji bölümleri ise psikolog yetiştirmekte ve dolayısıyla bu fakülteler farklı meslek dallarında eğitim yapmakta olup, eğitim fakülteleri ie eğitim bilimleri fakültelerinin eğitimde psikolojik hizmetler bölümünde öğrencilerin, psikolojinin temel uzmanlık ve alt dallarından biri olan eğitimsel psikoloji dalında uygulamacı ve uzman olarak eğitildiklerinin anlaşıldığı, bu nedenle bu bölümü bitirenlerin eğitim psikoloğu oldukları ve kendilerine bu unvanın verilebileceği düşünülebilirse de psikolojinin temel uzmanlık dalları ile bütün alt dallarını kapsar biçimde eğitim görmediklerinden psikolog unvanı verilemeyeceği açıktır.

Olayda davacının nitelikleri taşımamasına rağmen 10.08.1981 tarihinde psikolog unvanlı kadroya atandığı ancak daha sonra hatalı işlem tesis ettiğini anlayan idarenin 1992 yılında 1981 tarihli oluru işlemden kaldırdığı, idare mahkemesince de, Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu`nun E: 1968/8, K: 1973/14 sayılı kararı doğrultusunda değerlendirme yapılarak, verildiği tarihten itibaren üzerinden on yılı aşkın bir süre geçen ve davacı yararına korunması gereken bir hak oluşturarak kesinleşen "Psikolog" unvanının davacıdan geri alınamayacağı sonucuna varılarak iptal kararı verildiği anlaşılmaktadır.

Bu durumda hukuka aykırı bir işlemin aradan belirli bir zaman geçtiği takdirde ilgililer lehine kazanılmış hak doğurup doğurmayacağı hususunun irdelenmesi uyuşmazlığın çözümü için zorunlu görülmektedir.

Anayasa`nın 2 nci maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri arasında gösterilen "hukuk devleti" ilkesi devlet ya da millet adına yetki kullanan tüm organ, kuruluş ve birimlerin de bu ilke içinde hareket etmelerini zorunlu kılmakta; bu bağlamda yürütme organı ve idarenin tüm işlem ve eylemlerini hukuka uygun olarak kurması ve yapması gerekmektedir. Kamu hizmetlerinin yürütülmesinde ve yasalarla verilen görevlerin yerine getirilmesinde idarenin kamu yararı amacına ulaşılabilmesinin ancak bu koşullarla olanaklı olduğu açıktır. Bu nokta esas alınarak değerlendirme yapıldığında, kural olarak, idarenin işlemlerindeki hukuka aykırılıkları düzeltmek, bu tür işlemlerle ortaya çıkan hukuk ihlallerini ortadan kaldırarak hukuka uygun bir düzeni sağlamak zorunda olduğu ortaya çıkmaktadır. Genel kural böyle olmakla birlikte, hukuka aykırı bir işlemin uygulanması suretiyle elde edilen bazı kazanımların bir yandan zaman içinde bu yolla idarede sağlanmış olan istikrarın ve kamu düzeninin bozulmaması amacı ile öte yandan belli bir süre kesintisiz uygulanmak suretiyle ilgili kişinin statüsünün ayrılmaz bir parçası haline dönüşmüş olduğu hususu gözönüne alınarak yargı kararları ile korunduğu da bir gerçektir. Nitekim Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu`nun 26.09.1952 tarih ve 1952/244 sayılı kararıyla, "Kanunsuz bir yükselme işleminden sonra, aynı memur hakkında kanuna uygun çeşitli yükselmeler yapıldığı takdirde, idare tarafından kanunsuz yükselmenin artık geri alınmasının uygun görülemeyeceği" ve 22.12.1973 tarih ve 1973/14 sayılı kararıyla, "İdarenin, yokluk, açık hata, memurun gerçek dışı beyanı veya hilesi hallerinde süre aranmaksızın kanunsuz terfi veya intibaka dayanarak ödediği meblağı her zaman geri alabileceği, ancak belirtilen istisnalar dışında kalan hatalı ödemelerin istirdadının, hatalı ödemenin ilk yapıldığı tarihten başlamak üzere 90 gün içinde kabil olduğu ve 90 günlük süre geçtikten sonra istirdat edilemeyeceği"ne karar verilerek sakat bir işlemin, bundan yararlanan lehine kazanılmış bir hak doğurmasa da, bunun kişiler için doğurduğu subjektif etki ve sonuçlarının korunması gerektiği sonucuna varılmıştır.

Ancak söz konusu içtihadı birleştirme kurulu kararları ile sağlanan korunmanın da kamu yararı ve kamu düzeni ile sınırlı olduğunu; idarede istikrar ilkesi esas alınarak sağlanan bu korumanın, kamu düzenini ve bunun sonucu olarak kamu yararını ihlal eden, bozan bir sonuca ulaştığında artık sürdürülmesinin olanaklı olmadığını; korumanın, hukuka aykırı işlemin düzeltildiği tarihe kadar ilgili kişi için doğurduğu kişisel kazanımlarla sınırlı kalacağını kabul etmek gerekmektedir. Daha açık bir anlatımla hukuka aykırı bir idari işlemle elde edilen statü ve bu statüye dayanılarak yapılan işlem ve eylemler kamuya yönelik etki ve sonuçlar doğuruyorsa bu statü korunmayacak; ancak idarece hatalı işlem düzeltilinceye kadar ilgili kişinin bu statü nedeniyle elde ettiği kişisel kazanımlara da dokunulamayacaktır. Çok kısa deyimle kanuna aykırı işlemle elde edilen yetkiler sürdürülmeyecek, sadece kişisel kazanımları korunacaktır. Örneğin tıp fakültesini bitirmenin doktorluk yapmanın önkoşulu olduğu objektif hukuk kurallarıyla düzenlendiğine göre, tıp fakültesini bitirmediği halde hukuka aykırı işlemlerle bu görevi yapmasına izin verilen kişinin, aradan belirli bir zaman geçtikten sonra bu görevin kendisi için kazanılmış hak teşkil ettiğini kabul etmenin mümkün olmadığı açıklanmasına gerek olmayacak kadar açıktır.

İdare mahkemesince İçtihatları Birleştirme Kurulu`nun ilgili kararından hareketle aradan uzun bir zaman geçtikten sonra "psikolog" unvanının ilgili lehine kazanılmış hak teşkil ettiği sonucuna varılmış olmasında hukuki isabet yok ise de, işlemin düzeltildiği tarihe kadar davacı lehine oluşan kazanımların geri alınamayacağı, örneğin 1952 yılı içtihadı birleştirme kurulu kararı uyarınca kendisine psikolog unvanı verilmesi nedeniyle memuriyete giriş derecesine 657 sayılı Kanunun 36/A-5 maddesi uyarınca bir derece eklenmiş olması halinde bu giriş derecesine dayanan düzeltme tarihindeki kazanılmış hak aylık derecesine dokunulamayacağı açıktır.

Belirtilen durum karşısında, davacının yasayla belirtilen niteliklere sahip olmadan kazandığı psikolog unvanının geri alınmasına ilişkin işlemde hukuka aykırılık, aksi yöndeki idare mahkemesi kararında da hukuki isabet görülmemiştir.

Açıklanan nedenlerle, davalı idarenin temyiz isteminin kabulüyle Ankara 2. İdare Mahkemesince verilen 12.04.1994 günlü, E: 1992/641, K: 1994/454 sayılı kararın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu`nun 49. maddesinin 1/b. fıkrası uyarınca BOZULMASINA, aynı maddenin 3622 sayılı Kanunla değişik 3. fıkrası gereğince ve yukarıda belirtilen hususlar da gözetilerek yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın adıgeçen mahkemeye gönderilmesine, 09.10.1997 tarihinde oybirliği ile karar verildi. D.5.D. E. 1994/7834 K. 1997/2030

19-      657 sayılı Yasanın 83. maddesinde belirtilen sürelerin dava açma süresi ile bir ilgisi bulunmamaktadır.

İsteğin Özeti : Adana 1. İdare Mahkemesinin 1.10.1996 günlü, E:1996/660, K:1996/1184 sayılı kararının dilekçede yazılı nedenlerle temyizen incelenerek bozulması isteminden ibarettir.

Danıştay Tetkik Hakimi Düşüncesi: Dosyadaki bilgi ve belgelerin incelenmesinden,

davanın yasal süresi içinde açıldığı anlaşılmış olup aksi yönde verilen temyize konu kararın bozulması gerektiği düşünülmüştür.

Danıştay Savcısı Düşüncesi: Davalı idarede memur olarak görev yapmaktayken askere giden ve terhis olduktan sonra yeniden göreve atanma talebinde bulunan davacının talebine cevap verilmemek suretiyle reddine ilişkin işlemin iptali ve yoksun kaldığı parasal haklarının ödenmesi istemiyle açtığı davanın reddi yolunda Adana 1. İdare Mahkemesince verilen kararın temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 10. maddesinde ilgililer, hakkında idari davaya konu olabilecek bir işlem veya eyleminin yapılması için idari makamlara başvurulabileceği, altmış gün içinde bir cevap verilmemişse isteğin reddedilmiş sayılacağı, ilgililerin altmış günün bittiği tarihten itibaren dava açma süresi içinde dava açabilecekleri hükme bağlanmış yine aynı Kanunun 7. maddesinde de dava açma süresinin özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde Danıştay da ve idare mahkemelerinde altmış gün olduğu belirtilmiştir.

Olayda 10. madde uyarınca davalı idareye 27.2.1996 tarihinde başvuran davacının başvurusuna 60 gün içinde cevap verilmeyerek reddedildiği davacının ise bu tarihten sonra kalan 60 gün içinde olmak üzere 26.6.1996 tarihinde idare mahkemesine süresinde dava açtığı anlaşılmaktadır.

Hernekadar idare mahkemesince 657 sayılı Yasanın 83. maddesi uyarınca davacının 30 gün içinde göreve başlatılmaması nedeniyle 60 günlük sürenin bu tarihten itibaren başlaması gerektiği belirtilerek dava süreden reddedilmiş ise de; sözkonusu madde askerlik dönüşü göreve başlamak için başvuran ilgililerin 30 gün içinde göreve başlatılmaları konusunda idareye getirilen bir yükümlülük olup anılan maddenin dava açma süresi ile ilgisi bulunmaması nedeniyle davanın süreden reddi yolunda verilen kararda hukuki isabet görülmediğinden mahkeme kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay On ikinci Dairesince işin gereği düşünüldü:

Dava, davalı idarede memur olarak görev yapmakta iken askere giden ve terhis olduktan sonra yeniden göreve atanma talebinde bulunan davacının talebine cevap verilmemek suretiyle reddine ilişkin işlemin iptali ve yoksun kaldığı parasal haklarının ödenmesi istemiyle açılmıştır.

Adana 1. İdare Mahkemesinin 1.10.1996 günlü, E:1996/660, K:1996/1184 sayılı kararıyla: 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 7. maddesinde idare mahkemesinde dava açma süresinin altmış gün olduğunun hükme bağlandığı, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 83. maddesinde; devlet memuru iken muvazzaf askerlik hizmetini yapmak üzere silah altına alınanlardan askerlik görevini tamamlayıp memuriyete dönmek isteyenlerin, terhis tarihinden itibaren 30 gün içinde kurumlarına başvurmak ve kurumları da bu başvuru tarihinden itibaren azami 30 gün içinde ilgilileri göreve başlatmak zorunda oldukları kuralının getirildiği, olayda 27.2.1996 tarihinde davalı idareye göreve başlatılmak istemiyle yapılan başvuruya 30 gün içinde idarece cevap verilmemesi ya da göreve başlatılmaması halinde olumsuz işleminin ortaya çıktığı kabul edilerek, 30 günlük sürenin bitiminden itibaren 60 günlük idari dava açma süresi içinde dava açılması gerekirken, bu süre geçtikten sonra 26.6.1996 tarihinde açılan davanın süre aşımı nedeniyle incelenme olanağı bulunmadığı gerekçesiyle dava süre aşımı yönünden reddedilmiştir.

Davacı, davanın süresinde açıldığını öne sürmekte ve idare mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun olay tarihinde yürürlükte bulunan 10. maddesinde; ilgililerin haklarında idari davaya konu olabilecek bir işlem veya eylemin yapılması için İdari makamlara başvurabileceği, altmış gün içinde bir cevap verilmezse isteğin reddedilmiş sayılacağı, ilgililerin altmış günün bittiği tarihten itibaren dava açma süresi içinde, konusuna göre Danıştay'a idare ve vergi mahkemelerine dava açabilecekleri hükmüne yer verilmiştir.

Bu durumda, 23.2.1996 tarihinde terhis olan ve 27.2.1996 tarihinde davalı idareye başvuran davacının başvurusunun 60 gün içinde cevap verilmeyerek reddedildiği, davacının ise bu tarihten sonra kalan 60 gün içinde olmak üzere 26.6.1996 tarihinde ve yukarıda sözü edilen 10. maddeye göre süresinde bu davayı açtığı anlaşılmaktadır.

657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 83. maddesi ile getirilen düzenleme, askerlik dönüşü göreve başlatılmak için başvuran ilgililerin 30 gün içinde göreve başlatılmaları konusunda idareye getirilen bir yükümlülük olup anılan maddedeki sürenin dava açma süresi ile bir ilgisi bulunmadığı hakkında 26.6.1996 tarihinde açılan davanın süresinde olduğu gözetilerek esas hakkında bir karar verilmesi gerekirken, idare mahkemesince davanın süre aşımı yönünden reddedilmesinde hukuki isabet görülmemiştir.

Açıklanan nedenlerle, davacının temyiz isteminin kabulüyle Adana 1. İdare Mahkemesince verilen 1.10.1996 günlü, E:1996/660, K:1996/1184 sayılı kararın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49. maddesinin 1/b fıkrası uyarınca bozulmasına, aynı maddenin 3622 sayılı Yasa ile değişik 3. fıkrası gereğince ve yukarıda belirtilen hususlar gözetilerek yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın adı geçen mahkemeye gönderilmesine, 18.9.1997 tarihinde oybirliği ile karar verildi. Danıştay Onikinci Daire Esas No : 1997/587 Karar No : 1997/1803

20-      Davacının, 657 sayılı Yasanın 125.maddesinin (C) fıkrası uyarınca 1/30 oranında aylıktan kesme cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin Milli Eğitim Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğünün 1.5.1997 gün ve 48733 sayılı işleminin iptali istemiyle açılan davada; dava konusu işlemi iptal eden Antalya 2.idare Mahkemesinin 5.2.1998 gün ve 122 sayılı kararının: davacı hakkında oluşturulan işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı öne sürülerek 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasasının 49. maddesi uyarınca temyizen incelenerek bozulması istemidir.

Savunmanın Özeti : Temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır.

Danıştay Tetkik Hakimi Erkan Demirtaş'ın Düşüncesi : Temyiz isteminin kabulü gerektiği düşünülmektedir.

Danıştay Savcısı Cem Erbük’ün Düşüncesi : Isparta Milli Eğitim Müdür Yardımcısı olan davacının aylıktan kesme cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin işlemin iptali yolundaki idare mahkemesi kararı davalı idarece temyiz edilmiştir.

İdare Mahkemesi kararında; MEB il teşkilatında Milli Eğitim Müdür Yardımcısı olan davacının disiplin amirinin İl Milli Eğitim Müdürü, üst disiplin amirinin ise Vali olmasına karşın disiplin cezasının yönetmelikte disiplin amiri olarak gösterilmeyen Müsteşar tarafından verildiği gerekçesiyle işlem yetki yönünden iptal edilmiştir.

MEB Disiplin Amirleri Yönetmeliğinin dayanağı olan ve bu yönetmelikte hüküm bulunmaması durumunda uygulanması gereken, genel nitelikteki Disiplin Kurulları ve Disiplin Amirleri Hakkındaki Yönetmeliğin 16 ncı maddesinde; ... Müsteşarın başında bulundukları Bakanlık teşkilâtı ile bunlara bağlı kuruluşlarda görevli bütün memurların disiplin amiri olduğu ve bu sıfatla haiz bulundukları yetkileri her derecedeki memur hakkında doğrudan kullanabilecekleri hükmü yer almıştır.

Belirtilen hukuki durum karşısında davacı hakkında verilen disiplin cezasının esasının incelenmesi gerekirken Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarının disiplin cezası verme yetkisi bulunmadığından işlemin iptali yolundaki kabulde mevzuata uyarlık görülmemiştir.

Açıklanan nedenlerle, davalı idarenin temyiz isteğinin kabulü ile idare mahkemesi kararının bozulmasının uygun olacağı düşünülmektedir.

Hüküm veren Danıştay Sekizinci Dairesince işin gereği görüşüldü :

657 sayılı Devlet Memurları Kanununun Disiplin Cezası Vermeye Yetkili Amir ve Kurullar başlıklı 126. maddesinin birinci fıkrasında, uyarma, kınama ve aylıktan kesme cezalarının disiplin amirleri tarafından; kademe ilerlemesinin durdurulması cezasının memurun bağlı olduğu kurumdaki disiplin kurulunun kararı alındıktan sonra atamaya yetkili amirler, il disiplin kurullarının kararına dayanan hallerde Valiler tarafından verileceğinin, üçüncü fıkrasında da, disiplin kurulu ve yüksek disiplin kurulunun ayrı bir ceza tayinine yetkisinin olmadığı, cazayı kabul veya reddedeceği, ret halinde atamaya yetkili amirlerin başka bir disiplin cezası vermekte serbest oldukları hükme bağlanmıştır.

Disiplin Kurulları ve Disiplin Amirleri Hakkındaki Yönetmeliğin 16/2 maddesinde ise: Başbakanlık ve Bakanlıklarda bunların bağlı kuruluşlarında ilgisine göre Başbakanlık Müsteşarı, Bakanlık Müsteşarı, bağlı kuruluşların başında bulunan Müsteşar, Başkan, Genel Müdür, Genel Sekreter ve Müdürlerin, buralarda görevli bütün memurların en üst disiplin amiri olduğu ve en üst disiplin amirlerinin haiz oldukları yetkileri her derecedeki memur hakkında doğrudan kullanılabilecekleri kurala bağlanmıştır.

Dosyanın incelenmesinden, davacının Isparta İl Milli Eğitim Müdür Yarcımcısı Yetkilisi olarak görev yaptığı döneme ilişkin 10 ayrı eylemi nedeniyle hakkında açılan soruşturma sonucunda, soruşturmacının önerisi doğrultusunda, 657 sayılı Yasanın 125/D(c) maddesi uyarınca kademe ilerlemesinin durdurulması cezasıyla cezalandırılması konusunun Isparta İl Milli Eğitim Disiplin Kurulunca incelendiği ve davacının savunmasının yeterli görülmesi ve son üç yıllık sicil durumunun iyi-çokiyi olması gözönüne alınarak soruşturmacı tarafından getirilen teklifin reddine, gereği yapılmak üzere dosyanın disiplin amirine tevdiine karar verildiği, bu kararın davalı idareye iletilmesi üzerine atamaya yetkili amir olarak Müsteşar tarafından dava konusu disiplin cezasının verildiği anlaşılmıştır.

İdare Mahkemesince, Isparta İl Milli Eğitim Disiplin Kurulunun davacının bir derece hafif olan disiplin cezası ile cezalandırılması yolundaki kararına göre, davacıya aylıktan kesme cezasının: 657 sayılı Yasa ve Disiplin Kurulları ve Disiplin Amirleri Hakkındaki Yönetmelik hükümleri uyarınca, Vali tarafından verilmesi gerekirken, Müsteşar tarafından verilmesi karşısında dava konusu işlemde yetki yönünden hukuka uygunluk görülmediği gerekçesiyle iptal edilmiştir.

657 sayılı  Yasa uyarınca,  disiplin kurulunca cezanın reddedilmesi halinde atamaya yetkili amirlerin 15 gün içinde başka bir disiplin cezası verebilecekleri hükmü yer aldığından, bu madde uyarınca İI Milli  Eğitim Müdür Yardımcısı Yetkilisi olan davacıya Vali tarafından disiplin cezası verilmesi gerekmekte ise de; Disiplin Kurulları ve Disiplin Amirleri Hakkındaki Yönetmeliğin yukarıda anılan 16/2 maddesi hükmü uyarınca Bakanlık Müsteşarı, Bakanlıkta görevli bütün memurların en üst disiplin amiri olduğundan ve yetkilerini her derecedeki memur hakkında kullanabileceğinden, Müsteşar tarafından davacıya disiplin cezası verilmesi, dava konusu işlemi sakatlar nitelikte görülmemiştir.

Bu durumda; dosyanın esası  incelenerek bir    karar    verilmesi    gerekirken, dava     konusu işlemin yetki yönünden iptal edilmesinde hukuka uyarlık bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, Antalya 2. İdari Mahkemesinin kararının bozulmasına, dosyanın yeniden bir karar verilmek üzere anılan Mahkemeye gönderilmesine 24.9.1998 gününde oybirliği ile karar verildi. D A N I Ş T A Y Sekizinci Daire Esas No: 1998/4138 Karar No:1998/2684

21-      …. Üç günlüğe kadar olan ifadede üçüncü günün dahil olmadığı. (D.5.D. E. 1973/6323, K.1975/2671)

22-      Davacının memuriyete girmeden önce serbest avukatlıkta geçen ve 657 sayılı Kanunun 36 ncı maddesi uyarınca memuriyette geçmiş gibi sayılarak derece yükselmesi ve kademe ilerlemesinde (intibakında) değerlendirilen hizmet sürelerinin, yıllık izin süresinin hesabında değerlendirilmesi gerektiği.Danıştay Onikinci Dairesince verilen 26.11.1998 tarihli ve Esas No:1995/11088, Karar No:1998/2881 sayılı karar. (9.11.2001 tarihli ve Esas No:1999/938, Karar No:2001/767 temyiz kararında da onandı)

23-      Yer değiştirme işlemine karşı Danıştay'da dava açılmış ve yürütmenin durdurulması isteminde bulunulmuş olmasının, 15 gün içinde yeni görev yerine gitmemeye neden olamayacağı Hk. (D.5. D., E. 1969/4876, K. 1970/5142).

24-      Davacının göreve başlaması gereken günün Pazara rastladığı anlaşıldığından izin tecavüzünün Pazartesi tarihinden başlaması gerektiği. (Soruşturma Rehberi’96-s:505)

25-      Memur olarak görev yapan davacının görev yerinde belirlenen usul ve esasları (başörtüsü) yerine getirmediği ve getiremeyeceğini de ısrarla belirtmesi nedeniyle Aylıktan kesme cezası ile cezalandırılmasında hukuka aykırılık bulunmadığı (D.8.D. E: 1993/543, K: 1993/3747)

26-      Davacının kurum adına gelen elektrik faturasının yanlışlıkla zamanında ödenmeme­sine yol açtığı nedeniyle kurumca ödenen cezanın davacıdan alınmasına karşı açılan davanın konusunu bir idarî işlem oluşturduğundan ve davalı idarece adlî yargı yerinde açılabilecek bir rücu davası sözkonusu olmadığından ilgili davanın bir rücu davası olduğu gerekçesiyle davayı görev yönünden reddeden idare mahkemesi kararında hukukî isabet bulunmadığı hk.

Davacı, kurum adına gelen elektrik faturasını yanlış işlem yapmak suretiyle zamanında ödenmemesine yol açtığından bahisle kurumca ödenen 734.157 lira cezanın kendisinden rücuen tahsiline ilişkin işlemin iptali istemiyle dava açmıştır.

İdare Mahkemesi kararıyla; 2577 sayılı İdarî Yargılama Usulü Kanununun 2. maddesinde, ida­rî dava türlerinin iptal davaları, tam yargı davaları ve genel hizmetlerden birinin yürütülmesi için yapılan idarî sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar olarak belirlendiği, 12. ve 13. maddelerinde de, ilgililerin haklarını ihlâl eden bir idarî işlem veya eylem dolayısıyla idarî yargı yerlerinde tam yargı davası açabileceklerinin kurala bağlandığı, olayda kurum adına tahakkuk ettirilen elektrik faturasının ödenmemesine sebebiyet verdiği iddiasıyla kurumca ödenen 734.157 lira cezanın konusunda davacıya rücu edilmesine ilişkin işlemin dava konusu edil­diği, 2577 sayılı Yasanın 2. maddesinde sayılan idarî dava türleri arasında böyle bir dava bulunma­dığı, rücu davası niteliğindeki bu davanın idarî yargı yerinde çözümlenmesinin mümkün olmadığı, öte yandan 657 sayılı Yasanın 12. maddesi, kamu görevlilerinin görevlerini yaptıkları sırada idareye verdikleri zararın genel hükümlere göre kendilerinden tahsil olunacağı hükmünü taşımakta olup, kamu görevlisi olan davacıdan elektrik faturasının geç ödenmesinden dolayı oluşan cezanın tahsiline yönelik rücu işlemine karşı açılan davanın anılan maddeye göre genel hükümler çerçevesinde adlî yargı yerinde çözümleneceğinin açık olduğu gerekçesiyle dava görev yönünden reddedilmiştir. Davacı idare mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir. 2577 sayılı Yasanın 2. maddesi, "1. İdarî dava türleri şunlardır: a) İdarî işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalle­ri için menfaatleri ihlâl edilenler tarafından açılan iptal davaları, b) İdarî eylem ve işlemlerden dolayı hakları muhtel olanlar tarafından açılacak tam yargı davaları, c)... idarî sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar" hükmünü taşımakta, 657 sayılı Ya­sanın 12. maddesinde ise, "Devlet memurunun kasıt, kusur, ihmal veya tedbirsizliği sonucu idare zarara uğratılmışsa, bu zararın ilgili memur tarafından rayiç bedel üzerinden ödenmesi esastır. Zararların ödettirilmesinde bu konudaki genel hükümler uygulanır" hükmü yer almaktadır. Olay­da, Et ve Balık Kurumu Genel Müdürlüğü Merkez Disiplin Kurulu kararıyla, Sivas Et Kombinası Müdürlüğünde teknisyen olarak görev yapan davacının kurum adına gelen elektrik faturasını yan­lış işlem yapmak suretiyle zamanında ödenmemesine yol açtığı gerekçesiyle uyarma cezasıyla cezalandırıldığı ve kurumca ödenen 734.157 TL. cezanın davacıdan tahsil edilmesine karar veril­diği, davanın söz konusu tahsil işlemine karşı açılmış olduğu, davalı idarenin mahkeme aşama­sında verdiği savunmada belirtildiğine göre, bu miktarın tahsili için karar alınmış olmasına karşın idarece adlî yargı yerinde dava açılmamış olduğu dosyanın incelenmesinden anlaşılmaktadır.

Bu durumda, bakılan davanın konusunu idarenin ödemek zorunda kaldığı gecikme zammı­nın davacıdan tahsiline ilişkin bir idarî işlemin iptali oluşturmakta olup, davalı idare tarafından adlî yargı yerinde açılabilecek bir rücu davası söz konusu olmadığından, bu davanın bir rücu da­vası niteliğinde olduğu gerekçesiyle davayı görev yönünden reddeden İdare Mahkemesi kararında hukuksal isabet bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle davacının temyiz isteminin kabulü ile Sivas İdare Mahkemesinin 20.12.1990 günlü, 1990/681 sayılı kararının 2577 sayılı İdarî Yargılama Usulü kanununun 49. maddesinin l/b. fıkrası uyarınca bozulmasına karar verildi. (D.5.D., E. 91/345, K. 94/1571).

27-      Vakıflar, dernekler ve belediye­ler tarafından meslek edindirme kursları açılması sırasında Milli Eğitim Bakanlı­ğından önceden izin alınması gerektiği hk.

Vakıflar, dernekler ve belediyeler tarafından meslek edindirme kursları açılması sırasında Milli Eğitim Bakanlığından izin alınıp alınmayacağı hususunda düşülen duraksama konusunda istişari düşünce istemine ilişkin Başbakanlığın 9.3. 2000 günlü ve Kanunlar ve Kararlar Genel Müdürlüğünün 1336 sayılı yazısının eki İçişleri Bakanlığının 1.3.2000 günlü ve Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü 80222 sayılı yazısında aynen:

"... Valiliğinden alınan 31.01.2000 tarihli ve 27 sayılı yazıda; vakıf, dernek ve belediyeler tarafından Milli Eğitim Bakanlığının bilgi ve denetimi dı­şında bir takım kurslar açıldığından bahisle. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 42 nci maddesinin 3 üncü paragrafının. "Eğitim ve öğretim Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre devletin göze­tim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim -yerleri açılamaz." hükmüne değinildikten sonra;

a)  1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun 17 nci maddesinin ikinci pa­ragrafının. "Resmi, özel ve gönüllü her kuruluşun eğitimle ilgili faaliyetleri, Milli Eğitim amaçlarına uygunluğu bakımından Milli Eğitim Bakanlığının denetimi­ne tabidir."

Aynı yasanın 42 nci maddesinde, "Genel mesleki ve teknik yaygın eğitim alanında görev alan resmi, özel ve gönüllü kuruluşların çalışmaları arasındaki koordinasyon Milli Eğitim Bakanlığınca sağlanır.",

b)  222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanununun 11 inci maddesinin, "Yetiş­tirici ve tamamlayıcı kurslar, mecburi ilköğretim çağında bulundukları halde, öğrenimlerini yaşıtlarıyla birlikte zamanında yapmamış olan çocuklara kısa yol­dan ilköğretim vermek ve ayrıca yetişmelerine lüzum görülen çocukları ilköğretim okuluna hazırlamak veya ilköğretim okulunu bitirmiş olup da henüz mecburi öğre­nim çağında bulunan ve üst dereceli öğrenim kurumlarına gidemeyecek olanların genel bilgilerini artırmak ve kendilerine iş ve üretim hayatında faydalı olacak bilgi ve maharetleri kazandırmak amacıyla gerçek ve tüzel kişilerle, belediye­ler, özel idareler ve devlet tarafından açılabilir."

Aynı kanunun 13 üncü maddesinin, "Okul öncesi kurumlarında mecburi öğre­nim çağına gelmemiş olan çocuklar eğitilir.

İsteğe bağlı tamamlayıcı sınıflarda ve kurslarda, ilköğrenim çağı dışına çıkmış olup da üst dereceli öğrenim kurumlarına gidememiş olan yurttaşlardan ge­nel bilgilerini artırmak ve kendilerinin daha iyi bir iş ve üretim unsuru olarak yetiştirilmeleri amacıyla yapılır.

Bu kurumlar gerçek ve tüzel kişilerle belediyeler, il özel idareleri ve devlet tarafından açılabilir.",

hükümleri çerçevesinde çeşitli tarihlerde genelgeler yapılarak usulsüz olarak açılan kurslara karşı önlem alınması, bu tür faaliyetlerin ancak il milli eğitim müdürlükleri ile yapılacak işbirliği protokolü çerçevesinde yapılması ge­rektiği hususunda duyuruda bulunulduğu belirtilmektedir.

Ancak, ... Büyükşehir Belediye Başkanlığınca. Milli Eğitim Bakanlığının bilgi ve izni dışında mesleki ve sosyal nitelikli kurslar düzenlendiği, mezuni­yet ya da kurs bitirme belgesi verildiği, kurs ücreti, bağış ve benzeri isimler altında gelir temin edildiği belirtilerek belediyelerin bu konuda yetkili olup olmadıkları hakkında görüş istenmektedir.

Belediyeler, anayasanın 127 nci maddesinde tanımını bulan bir mahalli idare birimi ve kamu tüzel kişisi olup. kuruluş ve görevleri kanunla düzenlen­miştir.

Belediyelerin görevleri 1580 sayılı Kanunun 15 inci maddesinde ve 3030 sayılı Kanunun 6 ncı maddesinde sayılmıştır. Belediyelerce açılan meslek edin­dirme kurslarının dayanağım ise 1580 sayılı Kanunun 15/72 ve 222 sayılı İlköğ­retim Kanununun 11 ve 13 üncü maddeleri oluşturmaktadır.

Esasen. ... Büyükşehir Belediye Başkanlığınca açılan bu tür kurslar hak­kındaki bir takım iddialar gerek valilik, gerekse bakanlığın denetim elemanla­rınca incelenmiş olup. düzenlenen raporlarda iddiaların sübuta ermediği, herhan­gi bir suç unsuruna rastlanmadığı ve ilgililer hakkında soruşturma açılmasına gerek olmadığı belirtilmiştir.

Belediyece, görev ve yetkileri dahilinde açılan bu kurslarla ilgili ola­rak gerek belediye mevzuatında, gerekse Milli Eğitim mevzuatında herhangi bir merciden izin alınacağına dair bir hüküm bulunmamaktadır. Ancak, belediyelerin kurs açmaları dahil her türlü faaliyetlerinin ise anayasa. 3152 sayılı İçişleri Bakanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun. 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu. 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun 17 nci maddesi ve diğer mevzuat uyarın­ca denetleneceği tâbidir.

Konunun yukarıda söz konusu edilen yasal çerçeve dahilinde incelenmesin­den, belediyelere kanunla verilmiş olan bir görev ve yetki meslek edindirme kursları açılması ile ilgili olarak Milli Eğitim Bakanlığından ayrıca izin alın­ması keyfiyetine belediyelerce itiraz edildiği ve bu bağlamda iki ayrı kurum arasında görüş ayrılığı bulunduğu anlaşıldığından, konu hakkında 2575 sayılı Da­nıştay Kanununun 42/f maddesi uyarınca istişari görüş alınması hususunda gereği­ni arz ederim." denilmektedir.

Dairemizce yapılan çağrı üzerine gelen İçişleri Bakanlığı Mahalli İdare­ler Daire Başkam ... ile Milli Eğitim Bakanlığı Çıraklık ve Yaygın Eğitim Genel Müdürü ...'in açıklamaları dinlendikten sonra konu incelenerek.

Gereği Görüşülüp Düşünüldü :

İstem, vakıflar, dernekler ve belediyeler tarafından meslek edindirme kursları açılması sırasında Milli Eğitim Bakanlığından izin alınıp alınmayacağı hususunda düşülen duraksamanın giderilmesine yöneliktir.

T.C. Anayasasının 42 nci maddesinin üçüncü fıkrası "Eğitim ve öğretim. Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz." hükmü yer almaktadır.

Bu maddenin gerekçesinde,"Eğitim ve öğretim, devletin gözetim ve denetimi altındadır. Devletin gözetim ve denetimi, eğitim ve öğretimin sağlanmasının, gü­venlik altında gerçekleşmesinin temel şartıdır. Devlet, eğitim ve öğretimin ya­pılmasını sağlayacak ve muhtevasını da denetleyecektir. Bu denetimin çerçevesi, eğitim ve öğretime katılanların tümünün anayasaya sadakatini temin etmektir. Eğitim ve öğretim özgürlüğü, hiçbir şekilde anayasanın temel felsefesine ve il­kelerine aykırı davranmanın bahanesi olamaz. Devlet, bu özgürlüğün kullanılma­sında. Atatürk ilkelerine, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına uyulmasını gözete­cektir." denilmektedir.

Diğer taraftan, 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun Türk milli eği­timinin temel ilkeleri arasında sayılan, ve "Her yerde eğitim" başlıklı 17 nci maddesinin ikinci fıkrasında, "Resmi, özel ve gönüllü her kuruluşun eğitimle il­gili faaliyetleri, milli eğitim amaçlarına uygunluğu bakımından Milli Eğitim Ba­kanlığının denetimine tabidir.". 56 ncı maddesinde ise "Eğitim ve öğretim hizme­tinin, bu kanun hükümlerine göre devlet adına yürütülmesinden, gözetim ve dene­timinden Milli Eğitim Bakanlığı sorumludur." hükümlerine yer verilmiştir.

222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanununun 11 inci maddesi, "Yetiştirici ve tamamlayıcı sınıflar ve kurslar, mecburi ilköğrenim çağında bulundukları hal­de, öğrenimlerini yaşıtlarıyla birlikte zamanında yapmamış olan çocuklara kısa yoldan ilköğrenim vermek veya ayrıca yetişmelerine lüzum görülen çocukları ilk­öğretim okuluna hazırlamak veya ilköğretim okulunu bitirmiş olup da henüz mecbu­ri öğrenim çağında bulunan ve üst dereceli öğrenim kurumlarına gidemeyecek olan­ların genel bilgilerini artırmak ve kendilerine iş ve üretim hayatında faydalı olacak bilgi ve maharetleri kazandırmak amacıyla gerçek ve tüzel kişilerle, be­lediyeler, özel idareler ve devlet tarafından açılabilir". 13 üncü maddesi de "Okul öncesi kurumlarında mecburi öğrenim çağına gelmemiş olan çocuklar eğiti­lir. İsteğe bağlı tamamlayıcı sınıflarda ve kurslarda, ilköğrenim çağı dışına çıkmış olup da üst dereceli öğrenim kurumlarına gidememiş olan yurttaşlardan ge­nel bilgilerini artırmak ve kendilerinin daha iyi bir iş ve üretim unsuru olarak yetiştirilmeleri amacıyla öğretim yapılır. Bu kurumlar gerçek ve tüzelkişilerle belediyeler, özel idareler ve devlet tarafından açılabilir." hükümlerini içer­mektedir.

1580 sayılı Belediye Kanununun belediyenin görevlerini düzenleyen 15 inci maddesinin 72 numaralı fıkrasında, "Zabıta belediye memuru, belediye fen memu­ru, yapı kalfası ve yapıcı ve muhtelif meslek ustaları gibi beldenin ve belediye idaresinin muhtaç olduğu meslekler erbabı yetiştirmek üzere kurslar, dersler, gece ve hafta tatili günü dershaneleri ve ikmal ve çırak, ev kadını mektepleri açmak ve idare etmek" hükmü yer almaktadır.

Yukarıda yazılı hükümlerle Anayasanın 42 nci maddesi gerekçesi birlikte değerlendirildiğinde: belediyeler, vakıflar, dernekler, diğer resmi, özel kuru­luşlar tarafından açılacak yetiştirici ve tamamlayıcı kurslardaki eğitim ve öğ­retimin Milli Eğitim Bakanlığının gözetim ve denetiminde bulunması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Bu tür eğitim ve öğretimin devletin bütünlüğünü ve birliğini bozucu nite­likte olup olmadığının, ^Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına uygun bulunup bulunmadığının belirlenmesi için. .kur­sun amacı, planı, programı, eğiticilerin nitelikleri, eğitim yeri ve.ortamı yö­nünden devletin gözetim ve denetimini sağlamak, ancak Milli Eğitim Bakanlığından önceden izin alınması ile mümkündür.

Bu nedenle belediyelerce meslek edindirme kurslarının açılmasından önce Milli Eğitim Bakanlığının izninin alınması gerektiği sonucuna varılarak dosyanın Danıştay Başkanlığına sunulmasına (T.C.DANIŞTAY Birinci Daire Esas No: 2000/44 Karar No: 2000/50)

28-      İlgilinin bir üst göreve atanması için gereken şartlar arasında bulunan müfettiş tarafından düzenlenen gizli raporların idari davaya konu olabileceği hk. (Danıştay 12. Daire Esas No:1996/217 Karar No:1997/1297)

29-      …Memur iken işlediği disiplin suçundan dolayı hakkında soruşturmaya başvurulmuş, ancak bu soruşturma bitmeden görevden ayrılmış bir kişi hakkındaki soruşturmanın sonuçlandırılması gerekir. (D.3.D. K.1977/42)

30-      Davacının üç yıl süreyle aylıksız izin alması nedeniyle, oturduğu lojmanı boşaltmasında hukuka aykırılık bulunmadığı hakkında. (Danıştay 5. Daire, E:2002/2116, K:2005/3951, T:27/09/2005, DD: S:111, s.178)

31-      Davacıya isnad edilen “görevi ile ilgili çıkar sağlama” fiili sübut bulduğundan, kademe ilerlemesinin durdurulması cezası ile cezalandırılmasında hukuka aykırılık bulunmadığı hakkında. (Danıştay 12. Daire, E.2002/4325, K:2005/2510)

32-      Danıştay   İkinci   Dairesince   verilen   ve   yürütmenin durdurulması isteminin kısmen kabulüne kısmen reddine ilişkin bulunan 27.9.2004 günlü. E:2004/840 sayılı kararın, yürütmenin durdurulması isteminin kabulüne ilişkin kısmına davalı idare itiraz etmekte ve kararın bu kısmının kaldırılmasını istemektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunca gereği görüşüldü: 11.1.2004 günlü. 25343 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliğinin 22. 23, 25 ve 26. maddelerinin iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle açılan dava sonucunda; Danıştay İkinci Dairesince verilen 27.9.2004 günlü, E:2004/840 sayılı kararda, dava konusu Yönetmeliğin "Müdürlüğe Atama İçin Duyuru ve Atama" başlıklı 22. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendinde, boş bulunan kurum müdürlükleri için "mülakat" tarihinden en az bir ay önce duyuru yapılacağı; 4 ve 5. fıkralarında, Ek:2'deki Yönetici Değerlendirme Formu üzerinden yapılacak değerlendirme sonucunda en yüksek puan alan beş adayın mülakata alınmaya hak kazanacağı; mülakat komisyonunca Ek:3'deki Mülakat Formu üzerinden yapılacak değerlendirme sonucunda en yüksek puan alan adayın atamasının yapılacağına ilişkin hükümlerin yer aldığı belirtildikten sonra, kamu hizmetinin yürütülmesinde belirleyici olan personel unsurunun nesnel bir şekilde kariyer ve liyakat ilkelerine uygun olarak düzenlenmesi, meslek İçinde ilerlemede ve yükselmede ehliyet ve başarının esas alınmasının gerektiği, müdürlük görevlerine atamaların yapılmasında, kriterleri objektif olarak belirlenmiş bir yazılı sınav yerine sözlü sınav düzenlenmesinin hukuka uygun bulunmadığı, ancak yazılı sınavdan sonra  ayrı  bir sözlü  sınav yapma konusunda  da idarenin takdir yetkisinin  bulunduğu gerekçesiyle, dava konusu Yönetmeliğin 22. maddesinin mülakat sınavına ilişkin kısımlarının yürütülmesinin durdurulmasına, diğer maddeler yönünden yürütmenin durdurulması isteminin reddine karar verilmiş olup, davalı İdare kararın yürütmenin durdurulmasına ilişkin kısmına itiraz etmekte ve kararın bu kısmının kaldırılmasını istemektedir.

Daire kararında da belirtildiği üzere, müdürlük görevlerine atamaların yapılmasında, kriterleri objektif olarak belirlenmiş bir yazılı sınav yerine sözlü sınav düzenlenmesi hukuka uygun bulunmamaktadır. Ancak yazılı sınavdan sonra kapsamı ve değerlendirme esasları belirsiz olan sözlü bir sınavın yapılması konusunda idarenin takdir yetkisinin bulunduğuna ilişkin karar gerekçesinde ise hukuki isabet görülmemiştir.

Açıklanan nedenlerle, itirazen incelenen kararın; yürütmenin durdurulmasına ilişkin kısmında. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun değişik 27. maddesinde öngörülen koşulların gerçekleşmiş olduğu dikkate alınarak yürütmenin durdurulması isteminin kabul edildiği anlaşıldığından ve davalı idarece öne sürülen hususlar, bu kararın kaldırılmasını gerektirecek nitelikte görülmediğinden, davalı idare itirazının bu gerekçe ile REDDİNE. 3.2.2005 günü oybirliği ile karar verildi. T.C. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu Yd. İtiraz No: 2004/686

33-      Uyarma ve kınama cezalarıyla ilgili disiplin kararlarının yasayla yargı denetimi dışında tutulması.

Davacı …….. kendisine savunması alınmadan kınama cezası verildiği, savunma hakkı tanınmaması nedeniyle dava konusu işlemin yok hükmünde olduğu, davanın incelenmeksizin reddi yolundaki idare mahkemesi kararında isabet olmadığı, dava konusu işlemin yoklğuna hükmedilmesi gerektiği iddialarıyla temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.

Bu itibarla davacıya kınama cezası verilmesine ilişkin işlemin iptali istemiyle açılan davayı, 657 sayılı Yasada yer alan, uyarma ve kınama cezalarına karşı idari yargı yoluna başvurulamayacağı yolundaki hükümden hareketle incelenmeksizin reddeden İzmir 2 Nolu İdare Mahkemesinin temyizen incelenen kararında hukuki isabet görülmemektedir.

34-      Anayasanın 129 ncu maddesi üçüncü fıkrasında, memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında uyarma ve kınama cezalarıyla ilgili disiplin kararlarının yargı denetimi dışında bırakılabileceği belirtilmiştir. Ancak Anayasanın bu hükmüne göre, uyarma ve kınama cezalarıyla ilgili disiplin kararlarının yasayla yargı denetimi dışında tutulması mümkündür. (D.10.D:  E. 1986/1113;K. 1988/806)

35-      Kanun yoluna başvurulduğundan bahisle iptal kararının uygulanmamasının idare yönünden ağır hizmet kusuru oluşturduğu (Danıştay 5.Daire E. 1989/2113; K. 1991/756).

36-      Yetki devrinde bulunan kamu yöneticisinin görevden ayrılmasının yetki devrini de sona erdireceği hk.

Bakılan davada, 1981 yılında bakanın atama yetkisini müsteşara devrettiği açık ise de; dava konusu işlemin tesisi sırasında bakan değişmiş bulunduğundan bu devrin yeni bakan yönünden hüküm ifade edip etmeyeceği hususu önem kazanmaktadır. Bilindiği üzere kamu yöneticilerinin görev ve yetkileri yasalarla belirlenir. Hatta bazen Anayasaların bile bu konuda düzenleme getirdiği görülmektedir. Bu husus, kamu hizmetinin düzenli ve devamlı biçimde yürütülmesini sağlamak amacına yönelik olduğu kadar, görev ve yetkinin kamu düzeniyle ilgili olmasından da kaynaklanmaktadır. Yetki unsurunun bu temel niteliğinden çıkan ilk sonuç onu kullanacak kişinin yasa cevaz vermedikçe bunu başkasına devredememesidir. Şayet yasa belli bir konuda idari makamı değil de o kamu hizmetini yürüten kişiyi yetkili kılmışsa yetkinin doğrudan doğruya bu kişi tarafından kullanılması gerekir. Bu kullanım, göreve gelmekle baş­lar; yasal sürenin bitmesi, (örneğin seçimle gelen kişinin yeniden seçilememesi, emekliye ayrılma v.b.) veya idari bir işlem nedeniyle (örneğin görevden alma, başka bir göreve atama) sona erer.

İdari işlemlerin yetkili kişilerce tesis edilmesi zorunludur. Yetkili kişi ise işlemin tesis edildiği anda yetkili olandır. Yetkisiz kişinin yaptığı bir işleme yetkili kişice sonradan verilen muva­fakat (icazet) geçerli olamaz.

Bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere; yasanın yetkiyi belli bir kişiye tanımış olması halin­de; bu kişi irade ve takdirini kullanarak yetki devrinde bulunduktan sonra görevden ayrılmış, yerine de başka bir kamu yöneticisi gelmişse devrolunan yetki kendiliğinden devredene döner. Çünkü aslolan yetkinin yasal sahibi tarafından kullanılmasıdır. Yeni bir yetki devri yapılmadık­ça yetkinin evvelce devralmış olan kişice kullanılması, işlemi yetki yönünden sakatlar. Yetki dev­ri konusunda evvelki (devreden) yönetici ile onun yerine gelen sonraki yöneticinin iradeleri farklı olabilir. Yeni yönetici yasanın kendisine verdiği yetkiyi devretmek istemeyebilir. Bu takdirde evvelce devredilmiş yetkinin geçerli sayılması onun iradesine aykırı düşüyor, bir başka deyişle, yasanın direkt olarak kendisine vermiş olduğu yetkiyi kullanamıyor demektir. Yeni yöneticinin iradesini belirtmesine kadar, yetkiyi devralan kişinin bu konuda hiçbir işlem yapmaması gerekir. Arada geçecek zaman dilimi içinde kamu hizmetinin aksayacağı şeklinde bir düşünce akla gele-bilirse de; yeni yöneticinin yetki devri konusundaki iradesini hemen açıklaması ya da evvelce yetkiyi devralan yöneticinin yeni gelen yöneticinin bu konudaki talimatını hemen istemesi yo­luyla bu sakınca da giderilebilir. Aksi halde yani yetki devri konusunda yeni yöneticinin irade beyanına kadar yapılan işlemlerin geçerli sayılması, yasanın belli bir kişiye verdiği yetkinin baş­ka bir kişi tarafından kullanılması anlamına gelir ki buna cevaz verici bir düşünce tarzı mevzua­ta aykırı düşer ve o idari işlemi yetki yönünden sakat hale getirir.

Bakılan davada, her ne kadar davacının nakli işlemi, 1981 yılında bakan tarafından müsteşara yapılan yetki devrine dayanılarak tesis edilmiş ise de, işlemin tesisi anında eski bakan görevde olmadığından, yukarıda açıklandığı şekilde, naklen atama yetkisi artık müsteşardan çıkmış ve asıl sahibi olan bakana dönmüştür. Yasal olarak yeni bakanın kullanması gereken yetkinin, eski bir yetki devrine istinaden müsteşar tarafından kullanılması mevzuata aykırıdır.

Açıklanan nedenlere göre, temyiz isteğinin reddi ile.... İdare Mahkemesinin 11.7.1989 günlü, E. 1988/354, K. 1989/278 sayılı kararının yukarıda belirtilen gerekçeler de eklemek suretiyle onanmasına temyiz giderlerinin davalı idare üzerinde bırakılmasına 13.12.1989 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi (D.5. D. 13.12.1989 gün, E.1989/2735, K. 1989/2286).

37-      11.6.2003 günlü, 25135 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren "Milli Eğitim Bakanlığı Yönetici Atama ve Görevde Yükselme Yönetmeliğinin" 6-7-8-9-12-23-27-28. maddelerinin iptali ve yürütmenin durdurulması istenilmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay ikinci Dairesi'nce davalı idarenin birinci savunmasının geldiği görülerek işin gereği yeniden düşünüldü:

Davacı Sendika, 11.6.2003 günlü, 25135 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren "Milli Eğitim Bakanlığı Yönetici Atama ve Görevde Yükselme Yönetmeliğinin" 6-7-8-9-12-23-27-28. maddelerinin iptalini ve yürütmenin durdurulmasını istemektedir.

11.6.2003 günlü, 25135 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürüdüğe giren Milli Eğitim Bakanlığı Yönetici Atama ve Görevde Yükselme Yönetmeliğinin "Yönetici Olarak Atanacaklarda Aranacak Genel Şartlar" başlıklı 7. maddesinin (e) fıkrasında, "Dördüncü kademe yöneticilik görevlerine atanacaklarda aylıktan kesme veya maaş kesimi cezası dahil daha ağır disiplin cezası almamış olmak" hükmüne yer verilmiştir.

657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 125/C maddesinde, memurun brüt aylığından 1/30 ile 1/8 arasında kesinti yapılmasını gerektiren eylem ve durumlar, aynı Kanunun 125/D maddesinde ise eylemin ağırlık derecesine göre memurun bulunduğu kademede ilerlemesinin 1-3 yıl durdurulmasını gerektiren eylem ve durumlar sayılmış, Kanunun "Uygulama" başlıklı 132. maddesinin 4. fıkrasında, kendilerine disiplin cezası olarak aylıktan kesme veya kademe ilerlemesini durdurma cezası verilenlerin, valilik, büyükelçilik müsteşar, müsteşar yardımcılığı, genel müdürlük, genel müdür yardımcılığı ve daire, başkanlığı görevlerine atanamayacaktan öngörülmüş olup, böylece Kanun ile aylıktan kesme ve/veya kademe ilerlemesini durdurma cezası alanların atanamayacakları görevler sınırlı olarak sayılmış bulunmaktadır.

Dava konusu Yönetmeliğin 6/d maddesinde sayılan dördüncü kademe yöneticilik görevlerine atanabilme koşullarından biri olarak öngörülen aylıktan kesme veya maaş kesimi cezası dâhil daha ağır bir disiplin cezası almamış olmak koşulu, İl milli eğitim müdürü, 1. hukuk müşaviri, araştırma planlama ve koordinasyon kurulu başkanı, teftiş kurulu başkanı, Talim ve Terbiye Kurulu başkanı kadrolarına yapılacak atamalar için de geçerli sayıldığından, 657 sayılı Kanunun yukarıda sözü edilen 132. maddesinde sayılan görevler dışında kalan bu görevler için de bu koşulun getirilmesinde yasaya aykırı düzenleme yapıldığı açık olup Yasa hükmünün kapsamını genişletici nitelikte düzenleme getirilmesinde hukuka uyarlık görülmemiştir.

Anılan Yönetmeliğin " Yönetim Kademelerine Geçişler" başlıklı 27. maddesinin 2. fıkrasında ise; Talim ve Terbiye Kurulu Uzmanlığı, Araştırma Planlama ve Koordinasyon Kurulu Uzmanlığı ve Eğitim Uzmanlığı görevlerinden birinde veya bu görevlerde toplam en az beş yıl süreyle bulunmuş olanların, il milli eğitim müdür yardımcısı dahil olmak üzere bu Yönetmeliğin 6 ncı maddesinde belirtilen dördüncü kademe yöneticilik görevlerine atanabilecekleri öngörülmüştür.

Bu maddeyle getirilen düzenleme ile de yönetmelik kapsamında yer almayan görevlerin tanımları yapılmamış ve Bakanlık kadrolarında bulunan uzmanlık görevlerinin bugün kariyer uzmanlığa dönüştürülmesine ilişkin mevzuat çalışmaları dahi tamamlamadan sadece bu görevlerde geçirilen hizmet süresine bakılarak il milli eğitim müdür yardımcılığı dahil dördüncü kademe yöneticilik görevlerine atanabilmeleri, diğer maddelerdeki hiyerarşik düzenlemeye ters düşmektedir.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu Yönetmeliğin 7/e maddesinin oy çokluğuyla 27. maddesinin 2. fıkrası yönünden ise oybirliğiyle yürütülmesinin durdurulması isteminin kabulüne;, dava konusu diğer hükümler yönünden ise olayda 2577 sayılı idari Yargılama Usulü Kanununun 4001 sayılı Yasa ile değişik 27/2. maddesinde öngörülen koşulların gerçekleşmemiş olması nedeniyle yürütmenin durdurulması isteminin oybirliğiyle reddine 14.7.2004 tarihinde karar verildi.

AYRIŞIK OY: 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 132/4 maddesinde, kendilerine disiplin cezalı olarak aylıktan kesme veya kademe ilerlemesini durdurma cezası verilenlerin valilik, büyükelçilik, müsteşar, müsteşar yardımcılığı, genel müdürlük, genel müdür yardımcılığı ve daire başkanlığı görevlerine atanamayacakları öngörülmüştür.

Yasada sayılan bu görevler dışında dava konusu Yönetmeliğin 6/d maddesinde yer lan 1. hukuk müşaviri, araştırma planlama ve koordinasyon kurulu Başkanı, Teftiş kurulu Başkanı, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı unvanları. Daire Başkanlığından daha üst kadrolar olup idarece anılan görevler içinde bu koşulun getirilmesinde ve bu durumun yönetmelikte yer almasında hukuka aykırılık görülmemiştir. İl Milli Eğitim Müdürlüğü görevi ise; eğitim ve öğretim konusunda son derece önemli bir makam olup, Daire Başkanlığı kadrosundan daha alt derece görev değildir. Bu nedenle, İl Milli Eğitim Müdürlüğü içinde aynı koşulun aranmasında hukuka aykırılık bulunmamıştır.

Açıkladığım nedenlerle Yönetmeliğin 7le maddesi yönünden de yürütmenin durdurulması isteminin reddi gerektiği görüşüyle çoğunluk kararına katılmıyorum T.C. DANIŞTAY İKİNCİ DAİRE Esas No   : 2004/825

38-      İdarece 657 sayılı Yasanın 98/b ve 48/A-5 maddelerine göre davacının görevine son verildiği, olayda söz konusu Ağır Ceza Mahkemesi kararı ile verilmiş olan cezanın iki altı aylık ceza olmayıp hüküm fıkrasında tek bir ceza olarak yer alan on iki ay hapis cezası olduğu, cezaların içtimaının yalnızca infaza yönelik olduğunu kabul etmenin içtima kurallarına aykırı olacağı ve içtima edilen cezaların ilk niteliklerini kaybedip içtima ile verilen yeni bir ceza haline geldiği, bu durumda davacıya verilen cezanın 657 sayılı Yasanın 48 inci maddesinin ( A-5 ) bendi kapsamına giren 6 aydan fazla hapis cezası olduğunun kabulünün gerektiği belirtilerek ret kararında ısrar edilmiştir.

İstemin Özeti: Mal Müdürü olan davacının, 12 ay hapis, 2 ay hafif hapis cezalarına mahkum olması üzerine 657 sayılı Yasanın 98/b maddesi uyarınca görevine son verilmesine ilişkin işlemin iptal edilmesi istemiyle açtığı dava sonucunda, Ankara 6. İdare Mahkemesince verilen ret kararı, temyiz incelemesi üzerine Danıştay Beşinci Dairesince bozulmuş ise de, Mahkeme bozma kararına uymayarak ret kararında ısrar etmiştir. Davacı, Ankara 6. İdare Mahkemesinin ret kararında ısrarına ilişkin 26.04.1993 günlü, E: 1992/1085, K: 1993/637 sayılı kararının temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.

Savunmanın Özeti: Temyiz edilen kararın usul ve hukuka uygun olduğu belirtilerek istemin reddi gerektiği savunulmaktadır.

Danıştay Savcısı G.E.`nin Düşüncesi: Temyiz dilekçesinde öne sürülen hususlar, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu`nun 49 uncu maddesinin 1 inci fıkrasında belirtilen nedenlerden hiçbirisine uymayıp İdare Mahkemesince verilen kararın dayandığı hukuki ve yasal nedenler karşısında anılan kararın bozulmasını gerektirir nitelikte görülmemektedir.

Açıklanan nedenlerle temyiz isteminin reddiyle İdare Mahkemesi kararının onanmasının uygun olacağı düşünülmektedir.

Türk Milleti Adına hüküm veren Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulunca gereği görüşüldü: Mal Müdürü olan davacının, 12 ay hapis, 2 ay hafif hapis cezalarına mahkum olması üzerine 657 sayılı Yasanın 98/b maddesi uyarınca görevine son verilmesine ilişkin işlemin iptal edilmesi istemiyle açtığı dava sonucunda, Ankara 6. İdare Mahkemesinin 25.02.1988 günlü, E: 1987/668, K: 1988/153 sayılı kararı ile dava reddedilmiş; bu karar temyiz incelemesi sonucu Danıştay Beşinci Dairesince davacı hakkında verilen hapis cezalarının tek eylemden verilmeyip iki ayrı eylem sonunda verildiğinden cezaların içtimai suretiyle toplamının altı ayı aştığı gözönünde tutularak göreve son verme yolunda tesis edilen işlemde mevzuata uyarlıktan söz edilemiyeceği gerekçesiyle 15.01.1991 günlü, E: 1988/3454, K: 1991/26 sayılı kararla bozulmuştur.

Ankara 6. İdare Mahkemesinin, Danıştay Beşinci Dairesinin bozma kararına uymayarak ilk kararında ısrarı üzerine, davacı, bu kez 26.04.1993 günlü, E: 1992/1085, K: 1993/637 sayılı ısrar kararının temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.

İdare Mahkemesince, davacının Mal Müdürü iken geceleyin konut dokunulmazlığını bozmak suçundan 6 ay hapis, zorla ırza geçmeye eksik kalkışma, fiili sarkıntılık olarak nitelendirildiğinden 6 ay hapis, saldırgan sarhoşluk suçundan 2 ay hafif hapis cezası ile neticede Türk Ceza Kanunu`nun 71 inci maddesi uyarınca verilen cezalar içtima ettirilerek 12 ay hapis ve 2 ay hafif hapis cezası ile cezalandırılmasının hükme bağlandığı, söz konusu cezanın Yargıtay ilamı ile onanarak kesinleşmesinden sonra, idarece 657 sayılı Yasanın 98/b ve 48/A-5 maddelerine göre davacının görevine son verildiği, olayda söz konusu Ağır Ceza Mahkemesi kararı ile verilmiş olan cezanın iki altı aylık ceza olmayıp hüküm fıkrasında tek bir ceza olarak yer alan on iki ay hapis cezası olduğu, cezaların içtimaının yalnızca infaza yönelik olduğunu kabul etmenin içtima kurallarına aykırı olacağı ve içtima edilen cezaların ilk niteliklerini kaybedip içtima ile verilen yeni bir ceza haline geldiği, bu durumda davacıya verilen cezanın 657 sayılı Yasanın 48 inci maddesinin ( A-5 ) bendi kapsamına giren 6 aydan fazla hapis cezası olduğunun kabulünün gerektiği belirtilerek ret kararında ısrar edilmiştir.

Temyiz edilen kararın, usul hükümlerine ve hukuka uygun olduğu ve kararın dayandığı gerekçeler karşısında, temyiz dilekçesinde öne sürülen iddiaların, kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte olmadığı anlaşıldığından, davacının temyiz isteminin reddine, Ankara 6. İdare Mahkemesince verilen 26.04.1993 günlü, E: 1992/1085, K: 1993/637 sayılı kararın ONANMASINA, 08.04.1994 günü oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY

Ankara 6. İdare Mahkemesince verilen ve Mahkemenin ret kararında ısrarına ilişkin bulunan 26.04.1993 günlü, E: 1992/1085, K: 1993/637 sayılı kararının, Danıştay Beşinci Dairesinin 15.01.1991 günlü, E: 1988/3454, K: 1991/26 sayılı bozma kararında yer alan gerekçelerle bozulması oyuyla, temyize konu kararın onanması yolunda verilen karara karşıyız. İDARİ DAVA DAİRELERİ GENEL KURULU E. 1993/557 K. 1994/196

39-      Güvenlik soruşturmasına ilişkin raporlarda yer alan bilgiler istihbari nitelik taşıdıklarından hukuken geçerli başka bilgi ve belgelerle doğrulanmadıkça tek başlarına hukuki delil gücünde kabul edilmezler.

İsteğin Özeti: Diyarbakır İdare Mahkemesinin 04.12.1986 günlü ve E: 1986/79, K: 1986/373 sayılı kararının dilekçede ileri sürülen nedenlerle temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

Danıştay Savcısı N.E.`nin Düşüncesi: Temyiz dilekçesinde öne sürülen hususlar, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasasının 49. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen nedenlerden hiçbirisine uymayıp İdare Mahkemesince verilen kararın dayandığı hukuki ve yasal nedenler karşısında anılan kararın bozulmasını gerektirir nitelikte görülmemektedir.

Açıklanan nedenlerle temyiz isteminin reddiyle İdare Mahkemesi kararının onanmasının uygun olacağı düşünülmektedir.

Türk Milleti Adına Hüküm veren Danıştay Beşinci Dairesince işin gereği düşünüldü: Dava, Dicle Üniversitesi Rektörlüğünce açılan memuriyet sınavını kazanmış olmasına karşın atamasının yapılmaması yolunda davalı idarece tesis edilen 30.01.1986 günlü ve Tıp-86-81 sayılı işleminin iptali isteğiyle açılmıştır. Diyarbakır İdare Mahkemesinin 04.12.1986 günlü E: 1986/79, K: 1986/373 sayılı kararıyla; dava konusu işlemin davacı hakkındaki güvenlik soruşturmasının olumsuzluğu nedeniyle tesis edildiği, güvenlik soruşturması sonucunda adı geçenin 12.08.1979 gününde meydana gelen ve bir ilin belediye başkanı ile akrabalarının ölümü ile sonuçlanan olayın aydınlatılması için zanlı olarak gözaltına alınan 30 kişi arasında bulunduğu yapılan sorgulaması sonunda olayla ilgisinin bulunmadığı anlaşılarak serbest bırakıldığı, ayrıca bir diğer ilde yapılacak olan 1 Mayıs mitingine katılacak olan grupla, birlikte aramadan geçirildiği, her iki olay dolayısıyla hakkında adli yönden işlem yapılmadığının anlaşıldığı, açıktan atama konusunda idareye en iyi adayı seçip alma konusunda tanınan takdir yetkisinin yargı kararı ile kısıtlanmaması gerektiği, sınavı kazanmanın tek başına memuriyete giriş için kazanılmış hak oluşturmadığı, güvenlik soruşturması olumlu olmayan ve içeriği itibariyle idareye güven vermeyen davacının göreve alınmamasına ilişkin işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle dava reddedilmiştir.

Davacı, atanmasına engel bir husus bulunmadığını öne sürmekte ve kararın temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.

T.C Anayasasının 128. maddesi "... Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla ... düzenlenir..." hükmünü taşımakta olup 70. maddesinin ikinci fıkrasında da "Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez." kuralına yer verilmektedir. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu`nun 48. maddesiyle, Anayasanın sözü geçen hükümlerine uygun olarak, Devlet Memurluğuna atanmanın genel ve özel koşulları objektif kriterler halinde düzenlenmiş bulunmaktadır.

Davalı idarece yöntemine uygun olarak açılan sınavda başarılı olan ve memur olmak için gerekli diğer genel ve özel koşulları taşıdığı konusunda herhangi bir uyuşmazlık bulunmayan davacının hakkında yaptırılan güvenlik soruşturması sonucunda düzenlenen rapor gözönünde tutularak atamasının yapılmadığı dosyadaki belgelerin incelenmesinden anlaşılmıştır.

Bir kamu görevine açıktan atama yapmak konusunda idarenin takdir yetkisinin bulunduğu ve yargı kararıyla idarenin bu yetkiyi kullanmaya zorlanamayacağı açıktır. Ancak idarenin bu yetkiyi kullanması ve açıktan atama yapmak üzere gerekli işlemleri başlatması durumunda bu yetkinin kullanımının yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden yargı denetimine tabi olduğu konusunda da duraksamaya yer yoktur.

 Olayda, idarece açılan sınavı kazanan ve memuriyete atanmak için yasaca öngörülen genel ve özel koşulları taşıdığı konusunda uyuşmazlık bulunmayan davacının, hakkındaki güvenlik soruşturmasının olumsuz olduğu gerekçesiyle ataması yapılmamış ise de bizzat söz konusu raporda, davacının gözaltına alınmasına ve üstünün aranmasına neden olan olaylarla ilgisi olmadığının sonradan anlaşılarak serbest bırakıldığının belirtilmiş bulunulması, ve ayrıca bu olaylardan verilmiş bir mahkumiyet kararının bulunmaması karşısında bu raporun varlığının atamayı haklı kılacak hukuki bir neden olarak kabulü olanaksızdır. Dolayısıyla dava konusu işlem bu yönden hukuka aykırı olduğu gibi Mahkemece bu olgunun gözardı edilmesinde de hukuki isabet görülmemiştir.

Öte yandan Mahkeme kararında "Açıktan atama işlemlerinde yeterlik ve yarışma sınavlarının yanında ayrıca güvenlik soruşturmasının olumlu olması gerekmektedir. Açıktan atamalarda şüphe hali dahi memuriyete almaya engel teşkil edebilmektedir. Güvenlik soruşturması olumlu olmayan ve içeriği itibariyle idareye güven vermeyen davacının göreve alınmamasına ilişkin işlemde hukuka aykırılık bulunmamaktadır." denilmektedir.

Anayasanın Türkiye Cumhuriyetinin "hukuk devleti" olduğunu vurgulayan 2. maddesi hükmü karşısında bu gerekçe ve görüşlere katılmaya olanak görülmemiştir. Herşeyden önce, güvenlik soruşturmasına ilişkin raporlarda yer alan bilgiler istihbari nitelik taşıdıklarından hukuken geçerli başka bilgi ve belgelerle doğrulanmadıkça bu raporların tek başlarına hukuki delil gücünde kabul edilmeleri ve ilgililer aleyhine kullanılmaları hukuk devleti ilkesine aykırı düşer. Öte yandan hukuk devletinde idarenin ve kişilerin hak ve yükümlülükleri, demokratik esaslara uygun olarak, objektif kriterler halinde ayrı ayrı belirlenmiş olup idarenin kişilerin hak ve menfaatlerini etkileyen konularda "şüphe"ye dayanarak işlemler tesis etmesi uygun ve doğru görülemez. Memuriyete atanmada böyle bir kıstasın kabulü Anayasanın 70/2. maddesiyle de bağdaşmayacağı gibi 657 sayılı Yasanın 48. maddesiyle de bağdaşmaz.

Açıklanan nedenlerle, Diyarbakır İdare Mahkemesinin 04.12.1986 günlü, E: 1986/79, K: 1986/373 sayılı kararının 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu`nun 49. maddesinin 1/b bendi uyarınca BOZULMASINA, uyuşmazlık sadece hukuki noktalara ilişkin bulunduğundan ve dosya içindeki bilgi ve belgeler karar verilmesi için yeterli olduğundan aynı maddenin 2. fıkrası uyarınca dava konusu işlemin iptaline, 10.03.1988 gününde oybirliğiyle karar verildi. D.5.D. E. 1987/406 K. 1988/704

40-      Mesleklerini serbest olarak icra edenler hariç tüm sağlık personelinin haftalık çalışma süresi 45 saattir.

İsteğin Özeti: Erzurum İdare Mahkemesinin 03.11.1989 günlü, E:1989/203, K:1989/431 sayılı kararının dilekçede yazılı nedenlerle temyizen incelenerek bozulması isteminden ibarettir.

Davalı İdarenin Savunmasının Özeti: Mahkeme kararının tazminata ilişkin kısmının usul ve kanuna uygun olduğu, ileri sürülen nedenlerin 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu`nun 49. maddesine uymadığı, bu nedenle davacı isteminin reddi gerekeceği yolundadır.

Danıştay Savcısı Ö.B.`nin Düşüncesi: 2368 sayılı Sağlık Personeli Tazminat ve Çalışma Esaslarına Dair Kanunun 2 nci maddesinde "Kamu sağlık hizmetlerinde çalışan personelin haftalık kanuni çalışma süresi 45 saattir. Ancak bu Kanunun 4 üncü maddesinde tanınmış olan haktan yararlananlar için bu süre 40 saattir. Günlük çalışma saatleri 657 ve 526 sayılı Kanunlardaki hükümlere göre tespit edilir." hükmü getirilmiştir.

Aynı Kanunun 4 üncü maddesinde "Birinci madde kapsamına giren personelden özel kanunlarına göre meslek ve sanatlarını serbest olarak icra etme hak ve yetkisine sahip olanlar istedikleri takdirde birinci maddede öngörülen tazminat hakkından yararlanmamak şartı ile serbest olarak çalışabilirler..." hükmü getirilmiştir.

Yukarıda metinleri açıklanan madde hükmünden anlaşılacağı üzere 2368 sayılı Kanunun 2 nci maddesinde yazılı olan "Kamu sağlık hizmetlerinde çalışanlar" özel kanunlarına göre meslek ve sanatlarını serbest olarak icra etmek hak ve yetkisine sahip olmaları gerekmektedir.

Nitekim 2162 sayılı Kanunun 1 inci maddesinde bu personelin 657 sayılı Kanunun 36 ncı maddesinde yazılı "Sağlık hizmetleri ve yardımcı sağlık hizmetleri" sınıfına dahil oldukları açıkça belirtilmiştir.

657 sayılı Kanunun 36. maddesinde yer alan "Sağlık hizmetleri ve yardımcı sağlık hizmetleri" sınıfı ile ilgili bölüm incelendiğinde bu personelin meslek ve sanatını icra etmek için özel bir eğitim ve öğretimden geçmesinin zorunlu olduğu görülecektir.

Yine 657 sayılı Kanunun 36 ncı maddesinde yer alan "Yardımcı hizmetler sınıfı" ile ilgili bölümde "tedavi kurumlarında hastaların ve hastahanelerin temizliği ve basit bakımı ile ilgili hizmetleri yapmak" hükmü getirilmiştir.

Dosyanın incelenmesinden davacının Erzurum Üniversitesine bağlı tedavi kurumlarında "hasta bakıcı" olarak çalıştığı ve bu meslek ve sanatını icra etmek için herhangi bir eğitim ve öğretimden geçmediği anlaşıldığından davacının 657 sayılı Kanunun 36 ncı maddesinde yer alan "Yardımcı Hizmetler Sınıfında" çalıştığının kabulü zorunludur.

Bu durumda; davacının 657 sayılı Kanun kapsamında çalıştığı açık olduğu cihetle çalışma süresi açısından da aynı Kanunun 99 uncu maddesinde yer alan 40 saatlik süreye tabi olması yasa hükmü gereğidir.

Davacının; 2162 sayılı "Sağlık Personelinin tam süre çalışma esaslarına Dair Kanunun" yürürlükten kaldırılması tarihi olan 1980 yılından itibaren haftada 9 saat çalıştırıldığı dosya içeriği ile sabit olduğundan davacının 657 sayılı Kanunun 99 uncu maddesi hükmüne aykırı olarak fazla çalıştırılması yolunda tesis edilen işlemini iptal eden mahkeme kararında yasal isabetsizlik görülmemiştir.

Diğer taraftan; davacının fazla çalıştırıldığı sabit olduğu cihetle bu fazla çalışmaya ait ücretin yasal faizi ile birlikte davacıya tazminat olarak ödenmesi gerekmektedir.

Yukarıda açıklanan nedenlerle davacının temyiz isteminin kabulü ile mahkeme kararının tazminatın ödenmemesi yolundaki kısmının bozulması davalı temyiz isteminin reddi gerektiği düşünüldü:

Türk Milleti Adına hüküm veren Danıştay Beşinci Dairesince işin gereği düşünüldü: Davacı, davalı kurumda günde dokuz saat çalıştırıldığından bahisle günde bir saatlik fazla çalışma ücreti ödenmesi istemiyle yaptığı başvurunun yanıt verilmemek suretiyle reddine ilişkin işlemin iptali ile geriye doğru beş yıllık fazla çalışma ücretinin tazminat olarak ödenmesine hükmedilmesi istemiyle dava açmıştır.

Erzurum İdare Mahkemesinin 03.11.1989 günlü, E:1989/203, K:1989/431 sayılı kararıyla; 657 sayılı Yasanın 36. maddesinin VIII. bendinde Yardımcı Hizmetler Sınıfının, anılan maddenin III. bendinde ise, Sağlık Hizmetleri ve Yardımcı Sağlık Hizmetleri sınıfının düzenlendiği, III. bende göre bir memurun bu sınıftan sayılabilmesi için "mesleki eğitim görerek yetişmiş olma" koşulunun arandığı, davacının mesleki eğitim görerek yetişmiş olmadığı, yardımcı sağlık hizmetleriyle ilgili herhangi bir yan ödeme almadığı, yaptığı işin ise nitelik itibariyle tedavi kurumlarında hastaların ve hastanelerin temizliği ve basit bakımı ile ilgili hizmetleri yapmaktan ibaret bulunduğu dolayısıyla adı geçenin yardımcı sağlık hizmetleri değil yardımcı hizmetler sınıfına dahil olduğunun anlaşıldığı, öte yandan anılan Yasanın 99. maddesinde belirlenen çalışma süresinin günde bir saat aşıldığı ve 178. maddesindeki koşulların oluştuğu dolayısıyla günde bir saat fazla çalıştığı saptanan davacıya fazla mesai ücreti verilmesi gerekirken aksine tesis edilen işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı, 1985, 1986, 1987, 1988 ve 1989 yılı bütçelerinde Tıp Fakültelerinde çalıştırılan hastabakıcılara bu tür bir ücret verilmesi öngörülmediği gibi üniversite olanaklarıyla verilebilecek sınırlı miktardaki fazla çalışma ücretinin de geçmiş yıllarda olanaklar ölçüsünde dağıtıldığı ve böylece davacının isteminin karşılanmasına olanak bulunmadığı, kaldı ki maddi tazminatın yapılan işlem ya da eylem nedeniyle kişilerin mal varlıklarında meydana gelen eksilmeyi karşılamaya yönelik olduğu hususunun Danıştay`ın çeşitli kararlarında vurgulandığı, bu nedenle adı geçenin geçmişe yönelik 5 yıllık fazla çalışma ücretinin tazminat olarak ödenmesi isteminin haklı dayanağının bulunmadığı gerekçeleriyle davacılara fazla çalışma ücreti verilmemesi yolunda tesis edilen işlemin iptaline, geçmişe yönelik 5 yıllık fazla çalışma karşılığının tazminat olarak ödenmesine hükmedilmesi isteminin ise reddine karar verilmiştir.

Davacı, 657 sayılı Yasanın 99. maddesine göre haftada 40 saat çalışması gerektiği halde, yardımcı sağlık personeli olduğundan bahisle günde dokuz saat haftada 45 saat çalıştırıldığının ve bu nedenle günde 1 saatlik fazla çalışma ücretini hakettiği hususunun Mahkeme kararıyla saptandığını, buna karşılık, dava tarihinden geriye doğru 5 yıllık fazla çalışma ücretine hükmedilmemesinin hukuka aykırı olduğunu üniversitenin tazminatı ödeyebilecek durumda bulunduğunu öne sürerek; davalı idare ise, davacının hastabakıcı olarak sağlık kuruluşunda sağlıkla ilgili görev yaptığı, özel bir yasa olan 2368 sayılı Yasanın 2. maddesinde Kamu sağlık hizmetlerinde çalışan personelin haftalık çalışma süresinin 45 saat olarak belirlendiği, ayrıca mahkemece vekalet ücretinin taraflar üzerinde bırakılmasının hukuka aykırı olduğu iddiası ile kararın bu hususlara ilişkin kısımlarının temyizen incelenerek bozulmasını istemektedirler.

657 sayılı Yasanın 99. maddesinde; memurların haftalık çalışma süresinin genel olarak 40 saat olduğu ancak özel kanunlarla yahut bu kanuna veya özel kanunlara dayanılarak çıkarılacak tüzük ve yönetmeliklerde kurumların ve hizmetlerin özellikleri dikkate alınmak suretiyle farklı çalışma sürelerinin tesbit olunacağına işaret edilmektedir.

Bu düzenlemeden de anlaşılacağı üzere yasa koyucu, devlet memurlarının haftalık çalışma sürelerini tüm kamu personeli yönünden mutlak ve ortak bir esasa bağlamamış, kurumların ve hizmetlerin özelliklerine göre genel esastan ayrılınmasına ve farklı çalışma süreleri saptanmasına izin vermiştir.

Kamu sağlık hizmetlerinin önemi düşünülerek bu hizmetlerde çalışan personel yönünden, 657 sayılı Yasayla Devlet memurları için genel olarak öngörülen haftada 40 saatlik çalışma süresinden farklı bir düzenlemeye gidilmesinin hizmetin bir gereği olduğu duraksamaya yer bırakmayacak kadar açıktır. Nitekim 2368 sayılı Sağlık Personelinin Tazminat ve Çalışma Esaslarına Dair Kanunun 2. maddesinde; kamu sağlık hizmetlerinde çalışan personelin haftalık kanuni çalışma süresinin 45 saat olduğu açıkça belirtilerek hizmetin özelliği vurgulanmıştır. Anılan maddede kamu sağlık hizmetlerinde çalışan görevlilerin mensup olduğu sınıf ve sağlık hizmetine katkının doğrudan ya da dolaylı olması yönünden bir ayrım yapılmamış, sağlık hizmetinin bütünlüğü gözönünde tutularak, özel kanunlarının verdiği hak ve yetkiye dayanarak mesleklerini serbest olarak icra edenler hariç tüm personel ortak çalışma düzenine tabi kılınmıştır.

Öte yandan 2162 sayılı Yasa kapsamında bulunan personele en yüksek Devlet memuru aylığının % 50 sini geçmemek üzere aylık tazminat verileceği öngörüldüğü halde bu yasayı yürürlükten kaldıran 2368 sayılı Yasada anılan personele 01.01.1981 tarihinden itibaren 657, 926 ve 1765 sayılı Yasalara göre hak edilen aylık, yakacak yardımı, iş riski, iş güçlüğü, temininde güçlük zammı ve mahrumiyet yeri ödeneği verilmesi hükme bağlandığından davacının kendisine sağlık tazminatı verilmediği yolundaki iddiasının geçerli yönü bulunmamaktadır. Hastabakıcı kadrosunda ve yardımcı hizmetler sınıfında bulunan davacının tedavi kurumunda hastaların ve hastanenin temizliği ile ilgili hizmetleri yaptığı ve 2368 sayılı Yasanın 1. maddesinde öngörülen iş riski zammından yararlandığı dava dosyasında bulunan bilgi ve belgelerin incelenmesinden anlaşılmaktadır.

Belirtilen yasal duruma göre haftada 45 saat çalışma süresine tabi bulunan davacı hakkında, ortada fazla sayılabilecek bir çalışma bulunmadığı için fazla mesai ücreti verilmemesinde mevzuata aykırılık bulunmadığından bu yolda tesis edilen işlemin iptaline ilişkin mahkeme kararında hukuki isabet görülmemiştir.

Davacının geçmiş 5 yıllık süreye ait fazla mesai ücretlerinin ödenmesine karar verilmesi yolundaki istemi Mahkemece "... 1985-1986-1987-1988 ve 1989 yılı bütçelerinde Tıp Fakültelerinde çalıştırılan hastabakıcılara bu tür bir ücret verilmesi öngörülmediği gibi, üniversite olanaklarıyla verilebilecek sınırlı miktardaki fazla mesai ücreti de geçmiş yıllarda olanaklar ölçüsünde dağıtıldığından davacıların bu istemlerinin karşılanması olanağı bulunmamaktadır. Kaldı ki, maddi tazminatın yapılan işlem ya da eylem nedeniyle kişilerin mal varlıklarında meydana gelen eksilmeyi karşılamaya yönelik olduğu" gerekçesiyle reddedilmiş olup yasaların kamu görevlileri için öngörüldüğü hakların kurum bütçesinde yeterli ödenek bulunmadığı gerekçesi ile engellenmesinin mümkün olmaması ve mahrum kalınan yasal hakların da mal varlığındaki eksilme kavramı içinde yer alması nedenleriyle belirtilen gerekçeye katılmaya hukuken olanak yok ise de, mahkemenin dava konusu işlemle ilgili olarak yukarıda belirtilen hukuki durumu dikkate alarak vereceği karar sonucuna göre, geriye doğru 5 yıllık fazla çalışma ücretinin tazminat olarak ödenmesi isteği hakkında yeniden karar vermesi gerekmektedir.

Açıklanan nedenlerle tarafların temyiz isteminin kabulü ile Erzurum İdare Mahkemesince verilen 03.11.1989 günlü, E:1989/203, K:1989/431 sayılı kararın 2577 sayılı Yasanın 49. maddesinin 1. fıkrası uyarınca bozulmasına, anılan maddenin 3622 sayılı Yasayla değişik 3. fıkrası uyarınca ve yukarıda belirtilen hususlar gözününde bulundurulmak suretiyle yeniden karar verilmek üzere dosyanın adı geçen mahkemeye gönderilmesine, 19.12.1990 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (D.5.D.E. 1990/628 K. 1990/3083)

41-      İstisnai memuriyete atananlara, 657 sayılı Yasanın aday memurlara   ilişkin hükümlerinin uygulanamayacağı hk.(Danıştay 12. Daire Esas No:1995/8281 Karar No:1998/348)

42-      Ceza kovuşturması nedeniyle görevden uzaklaştırılan memurun maaşından yapılan kesintilerin ödenmesi için beraat kararının kesinleşmesinden itibaren 60 gün içinde idareye yapılan başvurunun sonuçsuz kalması üzerine ikinci 60 günlük sürede dava açılabilir.

İsteğin Özeti: Sakarya İdare Mahkemesinin 30.11.1994 günlü, E:1993/704, K:1994/1436 sayılı kararının dilekçede yazılı nedenlerle temyizen incelenerek bozulması isteminden ibarettir.

Danıştay Tetkik Hakimi M.Y.`nin Düşüncesi: 657 sayılı Kanunun "Görevden Uzaklaştırma" ile ilgili hükümlerinin incelenmesinden; ceza kovuşturması nedeniyle görevden uzaklaştırılan devlet memurlarının haklarındaki ceza yargılaması sonucu verilecek kararın kesinleşmesinden önce de görevlerine iade edilmesi konusunda idareye takdir yetkisi verilmişken, açıkta geçirdikleri sürece maaşlarından yapılan kesintilerin ödenmesi için haklarında verilecek beraat kararının kesinleşmesi zorunlu kılınmıştır. Bu hükümler göz önünde bulundurulduğunda, davacının hakkındaki beraat kararının kesinleşmesinden sonra idareye yaptığı başvuru üzerine açtığı davanın 2577 sayılı Kanunun 10. maddesi gereğince süresinde olduğu anlaşıldığından, davacının temyiz isteminin kabulü ile idare mahkemesi kararının esastan karar verilmek üzere bozulmasının uygun olacağı düşünülmüştür.

Danıştay Savcısı S.A.`nın Düşüncesi: Temyiz dilekçesinde öne sürülen hususlar, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu`nun 49. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen nedenlerden hiçbirisine uymayıp idare mahkemesince verilen kararın dayandığı hukuki ve yasal nedenler karşısında anılan kararın bozulmasını gerektirir nitelikte görülmemektedir.

Açıklanan nedenlerle temyiz isteminin reddiyle idare mahkemesi kararının onanmasının uygun olacağı düşünülmektedir.

Türk milleti adına hüküm veren Danıştay Beşinci Dairesince işin gereği düşünüldü: Dava, tutuklanması nedeniyle açığa alınan ve 5 yıl 8 ay sonra görevine iade edilen davacının açıkta kaldığı süre içinde maaşından 1/3 oranında yapılan kesintiler ile bu sürelere ilişkin olarak yapılacak intibakından doğan alacaklar tutarı olan toplam 100.000.000.- liranın ödenmesine hükmedilmesi istemiyle açılmıştır.

Sakarya İdare Mahkemesinin 30.11.1994 günlü, E:1993/704, K:1994/1436 sayılı kararıyla; 1050 sayılı Muhasebei Umumiye Kanunu`nun 93. ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu`nun 10. maddelerinde yer alan hükümlerin birlikte değerlendirilmesinden, idareden alacağı olan kimselerin beş yıl içinde idareye başvurarak alacaklarını istemeleri, bu istemlerinin reddi halinde de, 2577 sayılı Kanunda öngörülen 60 günlük süre içinde dava açmaları gerektiği sonucuna varıldığı; dava dosyasının incelenmesinden, ... Sağlık Müdürlüğünde sağlık memuru olarak görev yapmakta iken 1981 yılının Ocak ayında tutuklanması nedeniyle 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu`nun 140. maddesi uyarınca açığa alınan davacının 21.08.1986 tarih ve 10587 sayılı valilik oluru ile görevine iade edildiği, davacının görevine başladıktan sonra davalı idareye başvurarak maaş farklarının ve bu sürede durdurulan terfilerinden doğan alacaklarının ödenmesini istediği, 15.01.1987 gün ve 3945 sayılı yazı ile bu husustaki isteğinin ancak hakkında açılan ceza davasının sonuçlanması halinde yerine getirilebileceğinin bildirildiği, davacının 09.11.1990 ve 28.01.1993 günlü dilekçelerle başvurarak bu konudaki isteğini yenilediği, davalı idarenin bu başvurulara herhangi bir cevap vermediği, son olarak davacının 12.04.1993 tarihli dilekçe ile başvurarak açıkta bulunduğu sürelere ilişkin maaş farklarının ödenmesini istediği ve bu isteğinin 25.05.1993 gün vs 4584 sayılı işlemle reddi üzerine bakılan davayı 26.05.1993 tarihinde açtığının anlaşıldığı; bu durumda, davalı idarenin 21.08.1986 gün ve 10587 sayılı işlemi ile görevine iade edilen davacının bu tarihten itibaren beş yıl içinde mahrum kaldığı maaş farklarının tarafına ödenmesi için başvurduğu, davalı idarenin davacının bu isteğini 15.01.1987 gün ve 3945 sayılı işlemle reddettiği, davacının bu yazının kendisine tebliğinden itibaren en geç 60 gün içinde dava açması gerekirken bu süreden çok sonra 26.05.1993 tarihinde açılan davanın süre aşımı nedeniyle esasının incelenmesine olanak bulunmadığı gerekçesiyle dava süre yönünden reddedilmiştir.

Davacı, usul ve hukuka aykırı olduğunu iddia ettiği idare mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu`nun 3622 sayılı Kanunla değişik 10. maddesinde "1 - İlgililer, haklarında idari davaya konu olabilecek bir işlem veya eylemin yapılması için idari makamlara başvurabilirler.

2 - Altmış gün içinde bir cevap verilmezse istek reddedilmiş sayılır. İlgililer altmış günün bittiği tarihten itibaren dava açma süresi içinde, konusuna göre Danıştaya, idare ve vergi mahkemelerine dava açabilirler..." hükmüne yer verilmiştir.

Olayda davacının tutuklanması nedeniyle görevinden uzaklaştırıldığı ve hakkındaki ceza yargılaması sonuçlanmadan idarece 21.08.1986 tarihli olur ile görevine iade edildiği, davacının görevine iade edildikten sonra idareye başvurarak maaşından yapılan kesintilerin ödenmesini istediği, idarece 15.01.1987 gün ve 3945 sayılı yazı ile ödemenin ancak hakkındaki yargı kararı sonucunda yapılacağının belirtildiği, bu arada hakkındaki mahkumiyet kararının bozulduğu ve 4. Kolordu Komutanlığı Sıkıyönetim ( 1 ) Numaralı Askeri Mahkemesinin temyiz edilmeyerek kesinleşen 20.10.1992 günlü, E:1992/10, K:1992/11 sayılı kararıyla beraat ettiği, davacının bu karar üzerine 28.01.1993 tarihinde idareye yeniden başvurarak maaşından yapılan kesintilerin ödenmesini ve intibakının yapılmasını istediği, bu başvurusuna herhangi bir cevap verilmemesi üzerine ( 14.01.1993 günlü onay ile idarenin kendiliğinden intibakını yaptığı ), bakılan davayı 26.05.1993 tarihinde açtığı anlaşılmaktadır.

Uyuşmazlığın temelinin "Görevden Uzaklaştırma"ya dayanması nedeniyle 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu`nun anılan konuya ilişkin hükümleri üzerinde durmak gerekli görülmüştür:

657 sayılı Kanunu`nun 137. maddesinde, görevden uzaklaştırma, kamu hizmetlerinin gerektirdiği hallerde görevi başında kalmasında sakınca görülecek devlet memurları hakkında alınan ihtiyati bir tedbir olarak tanımlanmış, 140. maddesinde de, haklarında mahkemelerce cezai kovuşturma yapılan devlet memurlarının da görevden uzaklaştırılabileceği belirtilmiştir.

Anılan Kanunun 143. maddesinde ise görevinden uzaklaştırılan memurun göreve tekrar başlatılmasının zorunlu olduğu haller tek tek sayılmış ve bu arada ( b ) bendinde, yargılamanın men`ine veya beraatine karar verilenlerin hakkındaki kararların kesinleşmesi halinde idareye görevden uzaklaştırma tedbirinin kaldırılması konusunda yükümlülük getirilmiş olup, 144. maddede de, "140 ve 142 nci maddelerle 143 üncü maddenin a, b, c fıkralarında yazılı olanlar hakkındaki görevden uzaklaştırma tedbiri, devlet memurunun soruşturmaya konu olan fiillerinin, hizmetlerini devama engel olmadığı hallerde her zaman kaldırılabilir." hükmüne yer verilmek suretiyle maddede öngörülen koşullarda, görevinden uzaklaştırılan memurların görevlerine döndürülüp döndürülmemesi hususunda idarelere takdir yetkisi tanınmıştı.

Diğer taraftan, yine aynı kanunun değişik 141. maddesinde, "Görevden uzaklaştırılan ve görevi ile ilgili olsun veya olmasın herhangi bir suçtan tutuklanan veya gözaltına alınan memurlara bu süre içinde aylıklarının üçte ikisi ödenir. Bu gibiler bu kanunun öngördüğü sosyal hak ve yardımlardan faydalanmaya devam ederler. 143 üncü maddede sayılan durumların gerçekleşmesi halinde, bunların aylıklarının kesilmiş olan üçte biri kendisine ödenir ve görevden uzakta geçirdikleri süre, derecelerdeki kademe ilerlemesinde ve bu sürenin derece yükselmesi için gerekli en az bekleme süresini aşan kısmı, üst dereceye yükselmeleri halinde, bu derecede kademe ilerlemesi yapılmak suretiyle değerlendirilir." hükmü yer almıştır.

Görüldüğü gibi yasa koyucu, 143. madde ile haklarında mahkemece cezai kovuşturma yapıldığı için görevinden uzaklaştırılan devlet memurları hakkında verilecek beraat kararının kesinleşmesi halinde görevden uzaklaştırma tedbirinin kaldırılmasını zorunlu kılmış, ayrıca, 144. madde ile de görevden uzaklaştırma tedbirinin daha önce de kaldırılması konusunda idareye takdir yetkisi tanınmıştır. Bununla birlikte, 144. madde uyarınca göreve iade edilenlerin, görevden uzakta geçirdikleri süre için aylıklarından yapılan kesintilerin ödenmesi ve bu sürenin intibaklarından değerlendirilmesi ancak, 143. maddede sayılan durumların gerçekleşmesi ( olayda beraat kararının kesinleşmesi ) ile mümkündür. Diğer bir anlatımla, haklarında verilecek beraat kararı kesinleşmeden ilgililerin görevlerine iade edilmeleri konusunda idareye takdir yetkisi verildiği halde, bu takdir yetkisinden hareketle görevlerine iade edilenlerin aylıklarından yapılan kesintilerin ödenmesi için haklarındaki beraat kararının kesinleşmesi zorunlu kılınmıştır.

Bu durum karşısında, davacının açıkta geçirdiği sürede maaşından yapılan kesintilerin, hakkındaki yargı kararının kesinleşmesi üzerine 141. maddenin 2. fıkrası gereğince idarece kendiliğinden ödenmesi gerekmektedir. Nitekim davaların 1986 yılında görevine iade edildikten sonra yaptığı başvuru üzerine verilen, 15.01.1987 gün ve 3945 sayılı cevapta da idarece yargı kararının kesinleşmesinden sonra isteğinin yerine getirileceği bildirildiği gibi davacı hakkında verilen beraat kararının kesinleşmesi üzerine 14.01.1993 günlü olur ile de intibakının idarece re`sen yapıldığı, ancak fark ödemelerinin verilmediği anlaşılmaktadır. Olayda olduğu gibi işlem yapma konusunda yükümlülük getiren yasa kuralına karşı idarelerin hareketsiz kalmaları halinde, ilgililerin 2577 sayılı Kanunun 10. maddesi uyarınca idareye başvurarak işlem tesis ettirmeleri ve sonucuna göre süresi içinde de dava açmaları mümkündür.

Bu durumda, hakkındaki beraat kararının kesinleşmesi üzerine davacının 2577 sayılı Kanunun 10. maddesi uyarınca 28.01.1993 tarihinde idareye başvurması ve bu başvurusuna 60 günlük cevap süresi içinde ve 29.03.1993 tarihine kadar bir cevap verilmemesi üzerine bu hususu isteğinin reddi sayarak 10. maddenin 2. fıkrasında belirtilen ikinci 60 gün içinde ve 26.05.1993 tarihinde, yani 58. günde açtığı davanın süresinde olması karşısında, davanın esasının incelenerek bir karar verilmesi gerekirken, idare mahkemesince 657 sayılı Kanunun yukarıda anılan hükümleri göz ardı edilerek ve 1050 sayılı Kanunun 93. maddesi gereğince 5 yıllık talep hakkının başlangıcı olarak davacının görevine iade edildiği tarihin kabul edilerek davanın süre aşımından reddinde hukuki isabet görülmemiştir.

43-      Açıklanan nedenlerle, davacının temyiz isteminin kabulüyle Sakarya İdare Mahkemesince verilen 30.11.1994 günlü, E:1993/704, K:1994/1436 sayılı kararın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu`nun 49. maddesinin 1/b. fıkrası uyarınca BOZULMASINA, aynı maddenin 3622 sayılı Kanunla değişik 3. fıkrası gereğince ve yukarıda belirtilen hususlar da gözetilerek yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın adı geçen mahkemeye gönderilmesine, 26.03.1996 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (D.5.D.E. 1995/3829 K. 1996/1282)

44-      İptal kararı alan davacının göreve başlatıldıktan üç gün sonra yeniden görevden alınmasının iptal kararının uygulanmış sayıldığını göstermeyeceği ve bu uygulamanın nedenleri araştırılmadan davacının tazminat isteminin reddedilmesinde hukuki isabet bulunmadığı. (D.5.D. E.1986/183, K.1987/1659)

45-       Dava, İlksan Genel Müdürlüğünün 02.11.2001 tarih ve 22716 sayılı işlemi ile İlkokul Öğretmenleri Sağlık ve Sosyal Yardım Sandığı Sosyal Yardımlar Yönetmeliğinin 20. maddesinin iptali ve davacının maaşından kesilen aidatların İlk-San üyesi öğretmenlere tanınan haklara göre ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.

4357 sayılı Hususi İdarelerden Maaş Alna İlkokul Öğretmenlerinin Kadrolarına Terfi, taltif ve Cezalandırılmalarına ve Bu Öğretmenlerin teşkil Edilecek Sağlık ve İçtimai Yardım Sağlığı İle Yapı Sandığına ve Öğretmenlerin Alacaklarına Dair Kanunun 11. maddesinde "Hükmi şahsiyeti haiz ve Maarif Vekaletine bağlı olmak üzere (İlkokul Öğretmenleri Sağlık ve İçtimai Yardım Sandığı) adı ile bir sandık kurulur.
Maarif Vekaleti bütçesinden maaş alan ilkokul öğretmenleri, ilkokul yardımcı ve stajyer öğretmenleri, yetiştirme yurtları öğretmenleri, arızalı çocuklara ilk tahsillerini veren müesseselerin öğretmenleri, Maarif müdürleri, ilkögretmen müfettiş ve denetmenleri, uygulama okulu öğretmenleri, İlköğretim Umum Müdürlüğü ve maarif müdürlüklerinde vazifeli memurlar ile Sandık işlerinde çalışan memurlar Sandığa azadırlar.
" hükmüne yer verilmiş, anılan yasanın 14. maddesinde de "Sandığın İdaresi, İşleyiş tarzı ve esasları Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığınca hazırlanan bir "anastatü" ile tespit olunur." hükmü getirilmiştir.

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yukarıda belirtilen yasa hükmü uyarınca hazırlanan İlkokul Öğretmenleri Sağlık ve Sosyal Yardım Sandığı Anastatüsünün 1. maddesinde, bu anastatünün amacının, İlkokul Öğretmenleri Sağlık ve Sosyal Yardım Sandığının idaresi, işleyiş tarzı ve esaslarını tespit etmek olduğu belirtilmiş, "Üyeler" başlıklı 18. maddesinde ise "Sandığa kimlerin üye olduğu 4357 sayılı Kanunun 7117 sayılı Kanunla değişik 11. maddesinde sayılarak belirtilmiştir.
Mezkur maddede görevleri ve görev yerleri sayılarak belirlenen üyelikler genişletilemez ve yaygınlaştırılamaz"
hükmüne yer verilmiştir.

Öte yandan, Anastatünün 19. maddesinde 4357 sayılı yasanın 11. maddesi gereğince kesilecek aidatların saymanlıklarca üyelerin aylık bordrolarından kesilerek Sandık hesabına aktarılacağı, 42. maddesinde, bu Anastatünün tatbikinde 4357, 7117, 3179 sayılı Kanunlarla Türk Medeni Kanununun ilgili hükümleri, Borçlar Kanunu, Türk Ticaret Kanunu, Türk Ceza Kanunu ve ilgili diğer Kanunların genel hükümlerinin dikkate alınacağı öngörülmüştür.

Yukarıda belietilen Anastatünün 17. maddesine dayanılarak hazırlanan "İlkokul Öğretmenleri Sağlık ve Sosyal Yardım Sandığı Sosyal Yardımlar Yönetmeliği"nin 18. maddesinde, sandığın üyeleri yasa ve anastatüdeki şekilde sayılmış 19. maddesinde, 18. maddede sayılan görev ve görev yerlerinden ayrılanların üyeliklerine, Sandık Genel müdürlüğüne bildirilmek suretiyle son verileceği belirtilmiş, 20. maddesinde ise, "Üyeliklerine son verilenlerden en az beş yıl aidat yatıranların birikmiş aidatları sandık Genel Kurulunca tespit edilecek usul ve esaslara göre tasfiye edilir" kuralına yer verilmiştir.

Yukarıda belirtilen Kanun, Anastatü ve Yönetmelik hükümlerinin birlikte incelenmesinden, 4357 sayılı yasanın 11. maddesiyle Sandığın kurularak üyelerinin belirlendiği, bu maddede sayılan görevlere atananların iradelerine bakılmaksızın zorunlu olarak Sandığa da üye oldukları ve aidat kesilmeye başlandığı, üyelere yapılacak yardımların ve koşullarının kurallara bağlandığı, sayılan görev ve görev yerlerinden ayrılanların Sandığa üyeliklerine de son verileceğinin açık ve objektif kurallarla düzenlendiği görülmektedir.

Dava dosyasının incelenmesinden, davacının 1992 yılında anaokulu öğretmeni olarak göreve başladığında İlk-San üyesi de yapıldığı ve maaşından Ekim 2001 tarihine kadar aidat kesildiği anlaşılmaktadır.

Dava konusu İlksan Genel müdürlüğünün 2.11.2001 tarih ve 22716 sayılı işleminin dayanağı olan ve iptali de istenilmekte olan İlkokul Öğretmenleri Sağlık ve Sosyal Yardım Sandığının Sosyal Yardımlar Yönetmeliğinin 20. maddesinde, üyeliklerine son verilenlerden en az beş yıl aidat yatıranların birikmiş aidatlarının Sandık Genel kurulunca tespit edilecek usul ve esaslara göre tasfiye edileceği öngörülmekte ise de; Dairemizin 29.03.2006 tarih ve E: 2004/6077, K: 2006/2172 sayılı kararıyla anılan Yönetmelik hükmü iptal edilmiş bulunduğundan, Yönetmeliğin 20. maddesine yönelik iptal istemi hakkında karar verilmesine yer bulunmamaktadır.

İlksan genel müdürlüğünün 2.11.2001 tarih ve 22716 sayılı işlemine gelince, İşlemde, anaokulu öğretmenlerinin Sandığa üye olamayacakları ve aidat kesilmemesi gerektiği, ancak davacıdan aidat kesildiğinin tespit edildiği; bu durumdaki öğretmenlerin istemeleri halinde bir dilekçe ekinde hizmet cetvellerini göndererek kendilerinden kesilen aidatların Sosyal Yardımlar Yönetmeliğinin ilgili maddelerine göre alabilecekleri belirtilmektedir.

Bu durumda, İlksan Genel müdürlüğünün 2.11.2001 tarih ve 22716 sayılı işleminin; anaokul öğretmenlerinin sandığa üye olamayacaklarına ve aidat kesilmemesi gerektiğine ilişkin kısmında hukuka aykırılık bulunmamaktadır.

Diğer kısımlarda ise, dayanağı olan yönetmelik hükmünün iptal edilmiş olması nedeniyle hukuki dayanaktan yoksun kalmıştır.

2.11.2001 tarih ve 22716 sayılı dava konusu işlemde, davacının kendisinden kesilen aidatları yönetmeliğin ilgili maddelerine göre geri isteyebileceği belirtilmiş olup, davalı idarelerin savunmalarında, bu konuda yapılacak uygulamayı göstermek üzere gönderildiği belirtilen 7.2.2001 tarih ve 2210 sayılı yazıda, anaoklu öğretmenlerinden İlk-San'a üyelik süresi 5 tam yılı dolduranlara ödemiş oldukları aidatların %50 fazlası ile, Okul Öncesi Eğitimi Genel müdürlüğüne geçişlerinden sonra kesilen aidatların ise aynen geri verileceği kurala bağlanmıştır.

Davacının yasaya aykırı olarak, İlk-San üyesi statüsüne sokulması ve hukuksal temelden yoksun olarak maaşından üyelik aidatı kesilmesi hizmet kusuru oluşturmaktadır ki; idarenin bu yolla kişilere verdiği zararı tazminle yükümlü kılınacağı tartışmasızdır.

Bu durumda davacıdan kesilen aidatların üye kalsa idi emekliye ayrılırken alacağı maddi yardım ölçü alınarak hesaplanması suretiyle davacıya ödenmesi hakkaniyet gereği olup, 2.11.2001 tarihli işlemde bu yönüyle de hukuka uygunluk bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle davanın sosyal Yardımlar Yönetmeliğinin 20. maddesine yönelik kısmı hakkında karar verilmesin yer olmadığına; İlksan Genel Müdürlüğünün 2.11.2001 tarih ve 22716 sayılı işleminin anaokulu öğretmenlerinin sandığa üye olamayacaklarına ve aidat kesilmemesi gerektiğine ilişkin kısmına yönelik davanın reddine, anılan işlemin diğer kısımlarının iptaline, dava kısmen karar verilmesine yer olmadığına, kısmen ret ile sonuçlandığından 50 YTL yargılama giderinin yarısı olan 25 YTL nin davacı üzerine bırakılmasına, 25 YTLnin davalı idareden alınarak davacıya ödenmesine, Avukatlık Asgari Ücret tarifesi uyarınca 400 YTL avukatlık ücretinin davalı idareden alınarak davacıya ödenmesine 27.04.2006 tarihinde oybirliği ile karar verildi. T.C. Danıştay  Onuncu Dairesi Esas no: 2004/6310 Karar no: 2006/2704

 

46-      Davanın Özeti.......:Öğretmen olan davacı 20. 8.1990 günlü 2319 sayılı tebliğler dergisinde yayınlanan "Öğretmen evleri, lokaller ve eğitim merkezleri, sosyal tesisler yönetmeliği"nin 33.maddesinin; anayasamızın mali hükümlerle ilgili hükümlerine ve milli eğitim bakanlığının teşkilat ve görevlerine ilişkin yasal düzenlemeye aykırı olduğunu öne sürerek iptalini istemektedir.

Savunmanın Özeti.....:Davanın süresinde açılmadığı, sözü edilen yönetmeliğin 179 sayılı KHK uyarınca hazırlandığı, bu yönetmeliğin 31.maddesine dayanılarak öğretmenlerden alınan aidatın, öğretmenevleri ve sosyal tesislerin durumlarının iyileştirilmesi,öğretmenlerin bu yerlerde verilen hizmetten insanca yararlanabilmelerini sağladığı, bu nedenlerle davanın reddi gerektiği yolundadır.

TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay beşinci dairesince işin gereği düşünüldü

Dairemizin 27.2.1992 günlü, E:1992/27 sayılı ara kararı üzerine gönderilen 25.2.1992 günlü, 3411 sayılı Milli Eğitim Bakanlığı Yazısında, sözü geçen yönetmeliğin 33. maddesinin uygulanması üzerine davacıdan her ay 2.000.- lira aidat kesildiğinin belirtilmesi nedeniyle davanın 2577 sayılı idari yargılama usulü kanununun 7. maddesinin 4. bendine uygun olarak süresinde açıldığı anlaşıldığından, davalı idarenin süre def'i yerinde görülmeyerek işin esasına geçildi.

Öğretmen olan davacı "öğretmen evleri,lokaller ve eğitim merkezleri,sosyal tesisler yönetmeliği" nin üyelik aidatı alınmasına ilişkin 33.maddesinin iptali istemiyle dava açmıştır.

T:C: Anayasasının 128 inci maddesinin 2. fıkrası "memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir." hükmünü taşımakta olup, gerek 179 sayılı Milli Eğitim bakanlığının teşkilat ve görevleri hakkında kanun hükmünde kararnamede, gerekse 3797 sayılı Milli Eğitim bakanlığının teşkilat ve görevleri hakkında kanunda, öğretmen evleri, lokaller ve eğitim merkezi,sosyal tesisleri için öğretmenlerden aidat kesilmesi yolunda bir hüküm yer almamıştır.

20. 8.1990 günlü 2319 sayılı tebliğler dergisinde yayınlanan "öğretmen evleri, lokaller ve eğitim merkezleri, sosyal tesisler yönetmeliği" nin 4.maddesinde, "üye" tanımının Bakanlığa bağlı resmi okul ve kurumlardaki öğretmen ve diğer personeli, merkez ve taşra teşkilatı personelini, bakanlıktan emekli olan öğretmen ve personel, "kurum tanımının ise öğretmen evi, öğretmen lokali ve eğitim merkezi sosyal tesisini ifade edeceği, 32 maddesinde kurumun gelirlerinin; bakanlık bütçesine konulacak ödeneklerden, üye aidatlarından, kurumun işletme gelirlerinden ve bağışlardan oluşacağı belirtildikten sonra 33. maddesinde "üye aidatı, öğretmenevi veya lokalin bulunduğu mahalde görevli üyelerden o yerin yönetim kurulunca tespit edilip mahallin mülki amirinin onayı ile kabul edilen miktar üzerinden ve bütün üyelerden eşit olarak alınır. Eşi aidat ödeyen personel aidat ödemeyebilir. Eşlerden öğretmen olandan aidat kesilir. Aidatlar, üyelerin görevli bulunduğu kurumun mutemetlerince aylıklarından kesilerek kurumun bulunduğu yerdeki bir devlet bankası şubesine açılmış bulunan hesaba , topluca, maaşın alınmasını takip eden beş gün içerisinde yatırılır, mutemetler, banka dekontunu kurum idaresine vakit geçirmeden intikal ettirirler. " hükmüne yer verilmiştir.

Belirtilen yasal duruma göre; anayasada açıkça kanunla düzenleneceği öngörülen konuda yönetmelikle düzenleme yapılarak, anılan yönetmeliğin 33. maddesi ile üyelere aidat ödeme yükümlülüğü getirilmesinde hukuka uyarlık görülmemiştir.

Açıklanan nedenlerle, öğretmen evleri, lokaller ve eğitim merkezleri,sosyal tesisler yönetmeliğinin 33. maddesinin iptaline,aşağıda dökümü yapılan 138.200.- lira yargılama giderinin davalı idareden alınarak davacıya verilmesine, 15.2.1993 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. (D.5.D. Esas No : 1992/27 Karar No : 1993/610)


47-       Eğitim Hizmetleri Merkezi (ASO) Müdürlüklerinin Kapatılması" konulu, 8.12.2005 günlü, 2177 sayılı işlemin iptalini ve yürütmenin durdurulması hk.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay İkinci Dairesi'nce davalı idarenin savunmasının geldiği görülerek işin gereği yeniden düşünüldü:

Davacı, "Eğitim Hizmetleri Merkezi (ASO) Müdürlüklerinin Kapatılması" konulu, 8.12.2005 günlü, 2177 sayılı işlemin iptalini ve yürütmenin durdurulmasını istemektedir.

T.C. Anayasasının 124. maddesinde, Başbakanlık, bakanlıklar ve kamu tüzel kişilerinin, kendi görev alanlarını ilgilendiren kanunların ve tüzüklerin uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla, yönetmelikler çıkarabilecekleri ve hangi yönetmeliklerin Resmi Gazete'de yayımlanacağının kanunla belirtileceği kuralına yer verilmiştir.

3011 sayılı, Resmi Gazete'de Yayımlanacak Olan Yönetmelikler Hakkında Kanun'un 1. maddesinde; Başbakanlık, bakanlıklar ve kamu tüzel kişilerinin, a) İşbirliğine, yetki ve görev alanlarına ait hükümleri düzenleyen, b) Kamu personeline ait genel hükümleri kapsayan, c)Kamuyu ilgilendiren, yönetmeliklerin Resmi Gazete'de yayımlanacağı öngörülmüştür,

3797 sayılı Milli Eğitim Bakanlığı'nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun'un "Taşra Teşkilatı" başlıklı 53. maddesinde, Bakanlığın, Bakanlıkların Kuruluş ve Görev Esaslan Hakkında Kanun, Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameler ve İl İdaresi Kanunu hükümlerine uygun olarak taşra teşkilatı kurmaya yetkili oldukları, iş durumuna ve ihtiyaca göre Bakanlık ana hizmet birimlerinin, milli eğitim müdürlüklerine bağlı olarak ayrı il ve ilçe birimleri de kurabilecekleri belirtilmiş, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu ve anıları Kanun hükümlerine dayanılarak Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Hizmetleri Merkezî (Akşam Sanat Okulu) Müdürlükleri Yönetmeliği hazırlanmış ve bu Yönetmelik 5.4.2002 günlü, 24717 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Anılan Yönetmeliğin 1. maddesinde, bu Yönetmeliğin amacının;

a) Eğitim araçları ile donatım malzemelerinin sağlanması, üretilmesi, geliştirilmesi, dağıtılması ve kullanılması,

b)Eğitim teknolojilerinin uygulanması ve planlı bir şekilde yaygınlaştırması,

c) Yönetim bilgi sistemlerinin geliştirilerek yürütülmesi,

d) Açık/Uzaktan öğretim hizmetleri ile merkezi ve yerel sınav hizmetlerinin yürütülmesi,

e) Yerel hizmet içi eğitim ihtiyaçlarının karşılanması, için her ilde kurulacak eğitim hizmetleri merkezi (akşam sanat okulu) müdürlüklerinin Örgütlenmesi, görevlerinin belirlenmesi ve bu görevlerin yürütülmesine ilişkin usul ve esasları düzenlemek olduğu, 2. maddesinde bu Yönetmeliğin, eğitim hizmetleri merkezi (akşam sanat okulu) müdürlüklerinin Örgütlenme ve işleyişi ile bu kurumlarda görevlendirilecek personelin nitelikleri, seçimi, atamaları ve görevlerine ilişkin usul ve esasları kapsadığı, 48. maddesinde, Maliye Bakanlığı ve Devlet Personel Başkanlığının görüşü alınarak hazırlanan bu Yönetmeliğin yayımı tarihinde yürürlüğe gireceği, 49.  maddesinde de, bu Yönetmelik hükümlerini Milli Eğitim Bakanlığı'nın yürüteceği belirtilmiştir.     

 



Dava konusu 8.12.2005 günlü, 2177 sayılı işlemle, anılan Yönetmeliğin yürürlükten kaldırılması, örgütlenmesi, işleyişi, personelinin nitelikleri, seçimi, atanmaları ve görevleri Yönetmelikle düzenlenmiş olan Eğitim Hizmetleri Merkezi (ASO) Müdürlüklerinin kapatılması öngörülerek, bu müdürlüklerce yürütülen hizmetlerin başka birimlerce yürütülmesi, bu müdürlüklere ait bina, atölye, vasıta, araç, gereç, mefruşat demirbaş vb. her türlü taşınır ve taşınmaz mallarının başka kurumlara devredilmesi, görev yapan personelin durumu gibi hususlarla ilgili düzenlemeler yapılmış ve bu işlem, Müsteşar Yardımcısının teklifi. Müsteşarın uygun görüşü ve Bakan oluru ile tesis edilmiştir.

Bu durumda, Maliye Bakanlığı ve Devlet Personel Başkanlığının görüşü alınmak sureliyle hazırlanan ve anılan 3011 sayılı Kanunun 1. maddesi kapsamında yer alması nedeniyle 5.4.2002 günlü, 24717 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Hizmetleri Merkezi (Akşam Sanat Okulu) Müdürlükleri Yönetmeliğinin yürürlükten kaldırılması, bu Yönetmelikle örgütleniş ve işleyişi düzenlenen Müdürlüklerin kapatılması ve bunun sonucu olarak diğer hususlarla ilgili işlemlerin, kanunda öngörülen aynı yöntemle yapılması gerektiğinden, doğrudan Bakan oluru ite tesis edilen işlemde hukuka uygunluk görülmemiştir.

Açıklanan nedenlerle, olayda 2577 sayılı idari Yargılama Usulü Kanununun 27. maddesinin 2, fıkrasında sayılan koşullar gerçekleşmiş olduğundan yürütmenin durdurulması isteminin kabulüne 2.5.2006 tarihînde oybirliğiyle karar verildi. (T.C. DANIŞTAY İKİNCİ DAİRE Esas No:2005/3715)

48-       Müdürlük görevlerine atamaların yapılmasında, kriterleri objektif olarak belirlenmiş bir yazılı sınav yerine sözlü sınav düzenlenmesinin hukuka uygun olmadığı hk.

 TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunca gereği görüşüldü: 11.1.2004 günlü. 25343 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliğinin 22. 23, 25 ve 26. maddelerinin iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle açılan dava sonucunda; Danıştay İkinci Dairesince verilen 27.9.2004 günlü, E:2004/840 sayılı kararda, dava konusu Yönetmeliğin "Müdürlüğe Atama İçin Duyuru ve Atama" başlıklı 22. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendinde, boş bulunan kurum müdürlükleri için "mülakat" tarihinden en az bir ay önce duyuru yapılacağı; 4 ve 5. fıkralarında, Ek:2'deki Yönetici Değerlendirme Formu üzerinden yapılacak değerlendirme sonucunda en yüksek puan alan beş adayın mülakata alınmaya hak kazanacağı; mülakat komisyonunca Ek:3'deki Mülakat Formu üzerinden yapılacak değerlendirme sonucunda en yüksek puan alan adayın atamasının yapılacağına ilişkin hükümlerin yer aldığı belirtildikten sonra, kamu hizmetinin yürütülmesinde belirleyici olan personel unsurunun nesnel bir şekilde kariyer ve liyakat ilkelerine uygun olarak düzenlenmesi, meslek İçinde ilerlemede ve yükselmede ehliyet ve başarının esas alınmasının gerektiği, müdürlük görevlerine atamaların yapılmasında, kriterleri objektif olarak belirlenmiş bir yazılı sınav yerine sözlü sınav düzenlenmesinin hukuka uygun bulunmadığı, ancak yazılı sınavdan sonra  ayrı  bir sözlü  sınav yapma konusunda  da idarenin takdir yetkisinin  bulunduğu gerekçesiyle, dava konusu Yönetmeliğin 22. maddesinin mülakat sınavına ilişkin kısımlarının yürütülmesinin durdurulmasına, diğer maddeler yönünden yürütmenin durdurulması isteminin reddine karar verilmiş olup, davalı İdare kararın yürütmenin durdurulmasına ilişkin kısmına itiraz etmekte ve kararın bu kısmının kaldırılmasını istemektedir.

Daire kararında da belirtildiği üzere, müdürlük görevlerine atamaların yapılmasında, kriterleri objektif olarak belirlenmiş bir yazılı sınav yerine sözlü sınav düzenlenmesi hukuka uygun bulunmamaktadır. Ancak yazılı sınavdan sonra kapsamı ve değerlendirme esasları belirsiz olan sözlü bir sınavın yapılması konusunda idarenin takdir yetkisinin bulunduğuna ilişkin karar gerekçesinde ise hukuki isabet görülmemiştir.

Açıklanan nedenlerle, itirazen incelenen kararın; yürütmenin durdurulmasına ilişkin kısmında. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun değişik 27. maddesinde öngörülen koşulların gerçekleşmiş olduğu dikkate alınarak yürütmenin durdurulması isteminin kabul edildiği anlaşıldığından ve davalı idarece öne sürülen hususlar, bu kararın kaldırılmasını gerektirecek nitelikte görülmediğinden, davalı idare itirazının bu gerekçe ile REDDİNE. 3.2.2005 günü oybirliği ile karar verildi. T.C. DANIŞTAY İDARİ DAVA DAİRELERİ KURULU YD. İtiraz No: 2004/686


49-             Çalışma süresine bağlı zorunlu yer değiştirmeye tabi eğitim kurumu müdürlerinin tercihlerine atanamamaları durumunda görev yerlerinin belirlenmesinde Valiliklere veya Bakanlığa doğrudan takdir yetkisi tanınması, nesnelliği ortadan kaldırıcı; dava konusu Yönetmeliğin Ek-4 işaretli ekinde yer alan "Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Yer Değiştirme Formu"nun takdir puanına ilişkin bölümünde Komisyona takdir puanı verme yetkisi tanınması da, belirsizliklere yol açıcı niteliği sebebiyle hukuka uygun olmadığı hk.

İsteğin Özeti             : 4.3.2006 tarihli ve 26098 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan, Milli

Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumlan Yöneticilerinin Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmeliğin; 1. maddesinin p fıkrasının, 3. maddesinin b fıkrasının, 5. maddesinin b ve c fıkralarının, 6. maddesinin Merkez Değerlendirme ve Sözlü Sınav Komisyonu başlığı altındaki a, b ve c fıkraları ile il Değerlendirme ve Sözlü Sınav Komisyonu başlığı altındaki b fıkrasının 1 ve 2. bölümlerinin ve ç fıkrasının, 7. maddesinin, 11. maddesinin 1 .fıkrasının, 18. maddesinin a ve b fıkralarının, 20. maddesinin, 22. maddesinin 2. fıkrasındaki "..sözlü sınav ve.." ibaresinin, 23. maddesinin 1, fıkrasının, 24. maddesinin ç fıkrasının, Ek Madde 1'in ç fıkrasının , Ek Madde 3 ve ekinde yer alan Ek-4 Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Yer Değiştirme Formunun takdir puanına ilişkin kısmının iptali İstemiyle açılan davada yürütmenin durdurulması istemine ilişkindir.

Danıştay Tetkik Hakimi : Asiye Değirmenci

Düşüncesi ,                 : Dava konusu Yönetmeliğin iptali istenilen 3/b, 24/ç maddeleri ve

Ek Madde 3 yönünden yürütmenin durdurulması isteminin reddi, diğer maddelere yönelik ise istemin kabulü gerektiği düşünülmüştür.

Danıştay Savcısı : Semra Şentürk

Düşüncesi_________ : Yürütmenin durdurulmasına karar verilebilmesi için, 2577 sayılı

İdari Yargılama Usulü Kanununun 27 nci maddesinde öngörülen koşulların gerçekleşmediği anlaşıldığından, istemin reddi gerekeceği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

2575 sayılı Danıştay Kanununun 87'nci maddesi uyarınca karar veren Danıştay Nöbetçi Dairesi'nce işin gereği görüşüldü:

Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliğinin Tanımlar başlıklı 4'üncü maddesine, 4.3.2006 günlü, 26098 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Yönetmeliğin Vinci maddesinin (p) fıkrası ite "Sözlü Sınav" ibaresi eklenmiş; 9'uncu maddesini değiştiren 5'inci maddenin (b) ve (c) fıkraları ile de Merkez Değerlendirme ve Sözlü Sınav Komisyonu; İl Değerlendirme ve Sözîü Sınav Komisyonunun kimlerden oluşacağı düzenlendikten sonra, 10'uncu maddesini değiştiren 6'ncı maddenin (a),(b),(c) fıkralarında ve İl Değerlendirme ve Sözlü Sınav Komisyonu başlığı altındaki (b) fıkrasının 1'încİ ve 2'nci bölümleri ile (ç) fıkrasında sözü edilen komisyonların görevleri sayılmış; 1 Vinci maddesini değiştiren 7'nci maddede, sözlü sınav, 15'inci maddesini değiştiren 11 'inci maddenin 1 'inci fıkrasında düzey belirleme sınavının değerlendirilmesi, 22'nci maddesini değiştiren 18'inci maddenin a,b fıkralarında da müdürlüğe ilk defa atanacaklar için duyuru ve atama koşulları öngörülmüş; 26'ncı maddesini değiştiren 22'nci maddenin son fıkrasında ise "...sözlü sınav ve..." ibaresine yer verilmiştir.

Müdürlük görevine yapılacak atamalarda adayların eşit koşullarda yarışmalarını sağlayan nesnel bir yöntem olan yazılı sınavdan sonra, her türlü öznel değerlendirmeye açık bulunan sözlü sınav yapılması, yazılı sınavın nesnel sonuçlarını etkisiz kılacağından; Yönetmeliğin sözlü sınav öngören düzenlemesi hukuka uygun değildir. Öte yandan; sınavın sözlü olma niteliği, idari yargı denetimini, işlemin yalnızca yetki ve şekil unsurları ile sınırladığından, idarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolunun açık olduğu yolundaki Anayasa hükmüne de ters düşmektedir.

Anılan Yönetmeliğin "Yönetici Olarak Atanacaklarda Aranacak Genel Şartlar" başlıklı 7'nci maddesinin (b) bendini değiştiren dava konusu Yönetmeliğin 3'üncü maddesinin (b) bendinde "Öğrencisi bulunmayan eğitim kurumlan hariç olmak üzere atanacağı eğitim kurumunda ilgili mevzuatına göre aylık karşılığı okutabileceği dersin bulunması" öngörülmüş; 24'üncü maddesini değiştiren 20'nci maddesinde de, doğrudan Bakanlığa bağlı eğitim kurumlarının yöneticilikleri ile öğretmen evi ve akşam sanat okulları (ASO) müdürlüğüne, ilgili birimin teklifi üzerine sınav şartı aranmadan gerekli diğer şartları taşıyan müdür yardımcıları arasından Personel Genel Müdürlüğünce atama yapılacağı kuralı getirilmiştir.

Bu düzenlemelerde; öğrencisi olmayan eğitim kurumlarının tanımı yapılmadığından, bu kurumlardan ne anlaşılması gerektiği konusunda belirsizlik bulunmaktadır. Ayrıca, 3797 sayılı Milli Eğitim Bakanlığı'nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunun "Personel Genel Müdürlüğü" başlıklı 33'üncü maddesinde de, bu Genel Müdürlüğe yönetici atama konusunda verilmiş yetki mevcut değildir.

Öte yandan; doğrudan Bakanlığa bağlı eğitim kurumlarının yöneticilikleri ile öğretmen evi ve akşam sanat okulları müdürlüğüne sınavsız atama yapılmasını öngören Yönetmelik düzenlemesi de, müdürlük görevine atanmada eşit koşullara tabi olma ilkesini ihlal edici niteliktedir.

Ek V inci maddenin (ç) fıkrasında, çalışma süresine bağlı zorunlu yer değiştirmeye tabi eğitim kurumu müdürlerinin tercihlerine atanamamaları durumunda görev yerlerinin belirlenmesinde Valiliklere veya Bakanlığa doğrudan takdir yetkisi tanınması, nesnelliği ortadan kaldırıcı; dava konusu Yönetmeliğin Ek-4 işaretli ekinde yer alan "Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Yer Değiştirme Formu"nun takdir puanına ilişkin bölümünde Komisyona takdir puanı verme yetkisi tanınması da, belirsizliklere yol açıcı niteliği sebebiyle hukuka uygun görülmemiştir.


Yönetmeliğin dava konusu edilen diğer maddeleri yönünden ise; uyuşmazlığın niteliğine ve davanın durumuna göre, olayda, 2577 sayılı Yasanın 4001 sayılı Yasayla değişik 27'nci maddesinin 2'nci fıkrasında sayılan koşullar gerçekleşmemiştir.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu Yönetmeliğin iptali istenilen Vinci maddenin (p) fıkrası, 5'nci maddenin (b), (c) fıkraları, 6'ncı maddenin Merkez Değerlendirme ve Sözlü Sınav Komisyonu başlığı altındaki (a), (b) ve (c) fıkraları ile İl Değerlendirme ve Sözlü Sınav Komisyonu başlığı altındaki b fıkrasının Vinci ve 2'nci bölümlerinin ve (ç) fıkrasının, 7, 11/1, 18'inci maddenin (a), (b) fıkralarındaki sözlü sınavına ilişkin düzenlemelerle 22'nci maddenin 2'nci fıkrasındaki"... sözlü sınav ve..." ibaresinin ve 3'üncü maddenin (b) fıkrası, 20, Ek Madde Vin (ç) fıkrasının, Yönetmelik ekinde yer alan Ek-4 Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Yer Değiştirme Formunun takdir puanına ilişkin kısmının yürütülmesinin durdurulmasına, 23'üncü maddenin Vinci fıkrası, 24'üncü maddenin (ç) fıkrası, Ek 3'üncü madde yönünden ise, yürütmenin durdurulması isteminin reddine, 14.8.2006 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. T.C. .Danıştay İkinci Daire esas no   : 2006/493

 

50-       657 sayılı kanunun 130. maddesi gereğince 7 gün içinde savunmasının istenilmesine ilişkin yazının tebliği üzerine davacının savunmasını yazılı veya vekil vasıtası ile yapabilmesi olanağı olması karşısında, davacının raporlu olduğundan ve savunma hakkının kullandırılmadığından bahisle dava konusu işlemin iptaline dair mahkeme kararında hukuki isabet bulunmadığı hk.


Temyiz İsteminde Bulunan (Davalı): Milli Eğitim Bakanlığı

Karşı Taraf : ?

Vekili : Av. ?, Av. ?

İsteğin Özeti : Van İdare Mahkemesinin 9.10.2001 günlü, E:2001/145, K:2001/547 sayılı kararının dilekçede yazılı nedenlerle temyizen incelenerek bozulması isteminden ibarettir.
Savunmanın Özeti : Savunma verilmemiştir.

Danıştay Tetkik Hakimi : Deniz Levent

Düşüncesi : Davacının, Devlet memurluğundan çıkarma cezasının iptali istemiyle açtığı davada, Yüksek Disiplin Kurulunca 657 sayılı Yasanın 130. maddesi uyarınca usulüne uygun olarak istenen savunma yazısın tebellüğ eden davacının, savunmasını yazılı yapabileceği gibi vekil vasıtası ile de yapma imkanı olduğu halde bu imkanını kullanmadığı anlaşılmış olup, daha önce aldığı disiplin cezalarına rağmen ısrarlı tutum ve davranışlarını sürdürülmesi nedeniyle hakkında tesis edilen dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle aksi yönde verilen idare mahkemesi kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.

Danıştay Savcısı : Erkan Cantekin

Düşüncesi : Dava, öğretmen olan davacının 657 sayılı Yasanın 125/E-a maddesi uyarınca Devlet Memurluğundan çıkarma cezası ile cezalandırılmasına ilişkin 18.10.2000 tarih ve 2000/425 sayılı Milli Eğitim Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu işleminin iptali yolunda Van İdare Mahkemesince verilen kararın temyizen incelenerek bozulması talebine ilişkindir.

657 sayılı Yasanın 128/3 maddesinde memurluktan çıkarma cezası için disiplin amirleri tarafından yaptırılan soruşturmaya ait dosyanın memurun bağlı bulunduğu kurumun yüksek disiplin kuruluna tevdiinden itibaren azami altı ay içinde bu kurulca karara bağlanacağı, 129/2 maddesinde Hakkında Memurluktan çıkarma cezası istenen memurun, sicil dosyası hariç, soruşturma evrakını incelemeye, tanık dinletmeye disiplin kurulunda sözlü veya yazılı olarak kendisi veya vekili vasıtasıyla savunma yapma hakkına sahip olduğu, aynı yasanın 130 uncu maddesinde ise devlet memuru hakkında savunması alınmadan disiplin cezası verilemeyeceği, soruşturmayı yapanın veya yetkili disiplin kurulunun 7 günden az olmamak üzere verdiği süre içinde veya belirtilen tarihte savunmasını yapmayan memurun savunma hakkından vazgeçmiş sayılacağı belirtilmiştir.

Yazılı bulunan madde metinlerinin birlikte değerlendirilmesinden yasanın 129/2 nci maddesinde hakkında memurluktan çıkarma cezası istenen memura tanınan haklar kullanılması veya kullanılma şekli talep edildiği takdirde idarece belirlenen zaman veya sürede kullanılabilecek haklardan olup, kullanılmasını zaruri veya mutlak kılan bir hüküm değildir.
Bakılan davada hakkında soruşturma açılan davacının soruşturmacı tarafından ifadesi alınmış olup, memurluktan çıkarma cezası teklifi ile rapor düzenlendiğinden Yüksek disiplin kurulunca savunması istenilmiştir. Davacı savunma talep tebligatından sonra hastahaneye yattığından savunmasını veremeyeceğini belirten dilekçe kocası tarafından gönderilmiş ise de; davacının savunmasını yazılı yapabileceği gibi vekil vasıtası ile de yapabilme imkanları mevcut olduğundan savunmasını kullanmak istemediği sonucuna varılmış olup, bu haliyle yüksek disiplin kurulu tarafından tesis edilen işlemi savunma hakkı kısıtlandığı gerekçesi ile iptal eden İdare Mahkemesi kararında hukuki isabet görülmemiştir.

Açıklanan nedenlerle davalı idare temyiz isteminin kabulüyle, yasal dayanaktan yoksun İdare Mahkemesi kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay Onikinci Dairesince işin gereği düşünüldü:

? olarak görev yapan davacının, 657 sayılı Yasa'nın 125/E-a maddesi uyarınca Devlet memurluğundan çıkarma cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin işlemin iptali istemiyle dava açılmıştır.
Van İdare Mahkemesinin 9.10.2000 günlü, E:2001/145, K:2001/547 sayılı kararıyla;dosyanın incelenmesinden; öğretmen olarak görev yapmakta olan davacı hakkında yapılan soruşturma sonucunda kılık-kıyafete ilişkin kurallara ısrarla uymayacağı yolunda görüş belirtildiği, bu nedenle eyleminin 657 sayılı Yasa'nın 125/E-a maddesinde karşılığını bulduğu yolunda görüş belirtilerek ceza teklif edildiği, davacıdan 12.7.2000 tarih ve 689 sayılı Milli Eğitim Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu Başkanlığı yazısı ile savunmasının istendiği, ancak bu yazıda 657 sayılı Yasa'nın yukarıda anılan 129. maddesinin ikinci fıkrası hükmünde sayılı hakları kullanıp kullanamayacağı yolunda herhangi bir bildirim yapılmadığı ve teklif edilen cezanın da belirtilmediği, savunma isteme yazısının davacıya tebliğ edildiği 9.8.2000 tarihinde davacının doğum nedeniyle ? Üniversitesi Araştırma Hastanesi Kadın Doğum servisine yatırıldığı, eşi tarafından savunma isteme yazısına verilen cevap niteliğinde ki yazıda davacının doğum nedeniyle hastaneye yatırıldığı, davacının durumunun savunma yapmaya uygun olmadığı ve bu hususun gözönünde bulundurulmasının belirtildiği, ancak davalı idarece bu hususla ilgili herhangi bir işlem yapılmaksızın dava konusu işlemin tesis edildiğinin anlaşıldığı,bu durumda, 657 sayılı Yasa'nın 130. maddesinde yer alan Devlet memuru hakkında savunması alınmadan disiplin cezası verilemez hükmü bakımından gerek davacıya gönderilen savunma isteme yazısında aynı Yasanın 129. maddesindeki haklarının bildirilmemiş olması, gerekse davacının rahatsızlığının eşi tarafından verilmiş olan 14.8.2000 tarihli yazıda belirtilmiş olmasına rağmen uygun bir zaman saptanarak bizzat veya vekil aracılığıyla savunma yapması için olanak tanınmayarak savunma hakkı kısıtlanmak suretiyle tesis edilen dava konusu işlemin hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle iptaline karar verilmiştir.

Davalı idare, 657 sayılı Yasa'nın 129/2. maddesinde yazılı hakları kullanıp kullanamayacağı konusunda ilgiliye bildirim yapma zorunluluğu bulunmadığını, kaldı ki davacının yazılı olarak savunmasını yazabilecek durumda olduğunu öne sürmekte ve İdare Mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.

657 sayılı Devlet Memurları Kanun'unun 129. maddesinde; Yüksek disiplin kurulları kendilerine intikal eden dosyaların incelenmesinde gerekli gördükleri takdirde, ilgilinin sicil dosyasını ve her nevi evrakı incelemeye, ilgili kurumlardan bilgi almaya, yeminli tanık ve bilirkişi dinlemeye veya niyabeten dinletmeye, mahallen keşif yapmaya veya yaptırmaya yetkili olacağı, hakkında memurluktan çıkarma cezası istenen memurun, sicil dosyası hariç soruşturma evrakını incelemeye, tanık dinletmeye, disiplin kurulunda sözlü veya yazılı olarak kendisi veya vekili vasıtasıyla savunma yapma hakkına sahip olduğu, 130. maddesinde ise, Devlet memuru hakkında savunma alınmadan disiplin cezası verilemiyeceği, soruşturmayı yapanın veya yetkili disiplin kurulunun 7 günden az olmamak üzere verdiği süre içinde veya belirtilen bir tarihte savunmasını yapmayan memurun, savunma hakkından vazgeçmiş sayılacağı kurala bağlanmış olup, belirtilen hükümlerin birlikte değerlendirilmesinden, Yasa'nın 129/2. maddesinde belirtilen ve hakkında memurluktan çıkarma cezası istenen memura tanınan haklar, kullanılması talep edildiği takdirde, idarece belirlenen zaman veya sürede kullanılabilecek haklardan olup sözüedilen maddenin bu hakların kullanılmasını zorunlu kılan bir hükmü içermediği açıktır.

Dosyanın incelenmesinden; öğretmen olarak görev yapan davacı hakkında uyarma, kınama ve aylıktan kesme cezaları tesis edilmesine rağmen Kılık Kıyafet Yönetmeliğine uymadığı, görev mahallinde başı kapalı olarak bulunduğu, ideolojik amaçlarla kurumun huzur, sükun ve çalışma düzenini bozduğundan bahisle yapılan soruşturma sonucunda, müfettiş tarafından ifadesi alınarak Devlet memurluğundan çıkarma cezasıyla cezalandırılmasının teklif edildiği, bunun üzerine soruşturma dosyasının Yüksek Disiplin Kuruluna intikal ettiği, Yüksek Disiplin Kurulunun 12.7.2000 günlü yazısıyla davacının yukarıda belirtilen hususlarla ilgili olarak 657 sayılı Yasa'nın 130. maddesine göre 7 gün içinde savunmasını yapmasının istenildiği, bu yazının davacıya 9.8.2000 tarihinde görevli olduğu okulda tebliğ edildiği halde aynı gün sevk alarak 11.8.2000 tarihinde hastaneye yattığı, eşi tarafından Yüksek Disiplin Kuruluna verilen 14.8.2000 tarihli dilekçede, davacının hastaneye yattığı, sağlık durumunun savunma yapmaya uygun olmadığının belirtilmesi üzerine Yüksek Disiplin Kurulunun 18.10.2000 tarihli ve 425 sayılı işlemi ile ilgiliye isnat edilen fiilin sübut bulduğu ve süreklilik gösterdiğinin anlaşıldığı gerekçesiyle 657 sayılı Yasanın 125/E-a maddesi uyarınca Devlet memurluğundan çıkarma cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin teklifin kabulüne karar verilerek dava konusu işlemin tesis edildiği davacının ise mazeretini belgelediği halde Yüksek disiplin Kurulunca 657 sayılı Yasanın 129/2. maddesi gereğince kendisinin bizzat veya vekil aracılığıyla savunma yapmasına, tanık dinletmesine imkan tanınmadığı, anılan madde uyarınca savunma hakkını kullanmasına imkan verilmediğini öne sürerek işlemin iptali istemiyle bakılan davayı açtığı anlaşılmıştır.
Olayda, davacı tarafından, savunma isteme yazısının tebliği üzerine sağlık durumunun savunmaya elverişli olmadığını belirttiği halde 657 sayılı Yasa'nın 129. maddesinde yer alan haklar bildirilmeyerek kullanmasına imkan verilmediği ileri sürülmekte ise de, Yüksek Disiplin Kurulunca, 657 sayılı Yasa'nın 130. maddesinde belirtilen usule uygun olarak 7 gün içinde savunmasını vermesine ilişkin yazının davacıya tebliğ edilmek suretiyle anılan madde uyarınca yasal yükümlülüğün yerine etirildiği anlaşıldığından ve 657 sayılı Yasa'nın 129. maddesinde belirtilen haklar, talep edildiği takdirde idarece belirlenen zaman veya sürede kullanılabilecek haklardan olup, anılan maddenin bu hakların kullanılmasını zorunlu kılan bir hüküm niteliğinde bulunmaması karşısında, savunma istem yazısının tebliği üzerine savunmasını yazılı yapabileceği gibi vekil vasıtası ile de yapabilme imkanı olduğu halde bu imkanı kullanmayan davacının, yukarıda sözü edilen ısrarlı tutum ve davranışlarını sürdürmesi nedeniyle hukuka uygun olarak tesis edildiği kanaatine varılan dava konusu işlemin, savunma hakkı kısıtlandığından hukuka aykırı olduğu gerekçesi ile iptaline ilişkin mahkeme kararında hukuki isabet görülmemiştir.

Açıklanan nedenlerle, davalı idarenin temyiz isteminin kabulüyle, Van İdare Mahkemesince verilen 9.10.2001 günlü, E:2001/145, K:2001/547 sayılı kararın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49. maddesinin 1/b fıkrası uyarınca bozulmasına, aynı maddenin 3622 sayılı Yasa ile değişik 3. fıkrası gereğince ve yukarıda belirtilen hususlar gözetilerek yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın adı geçen mahkemeye gönderilmesine 21.11.2003 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (D.12.D K:2003/3715 E:2000/241)

 

51-       Eksik soruşturmaya dayalı olarak ve oranı belirtilmeksizin davacının aylıktan kesme cezası ile cezalandırılmasına ilişkin işlemde hukuka uyarlık görülmediği hk.

Temyiz İsteminde Bulunan (Davalı): İstanbul Valiliği

Karşı Taraf : ?

İsteğin Özeti : ? Vergi Dairesinde memur olan davacının, 657 sayılı Yasanın 125/C-b maddesi uyarınca aylıktan kesme cezası ile cezalandırılmasına ilişkin ? günlü ve ? sayılı işlemin eksik soruşturmaya dayalı ve aylıktan kesme cezasının oranı belirlenmeksizin tesis edilen işlemde hukuka uyarlık görülmediği gerekçesiyle iptali yolunda İstanbul 3. İdare Mahkemesince verilen 25.1.2002 günlü, E:2000/1595, K:2002/48 sayılı kararın dilekçede yazılı nedenlerle 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49.maddesi uyarınca bozulması isteminden ibarettir.
Savunmanın Özeti : Savunma verilmemiştir.

Danıştay Tetkik Hakimi : Müjgan Karyağdı

Düşüncesi : İdare Mahkemesince verilen karar ve dayandığı gerekçe hukuk ve usule uygun olup, bozulmasını gerektirecek bir neden de bulunmadığından anılan kararın onanması gerektiği düşünülmüştür.

Danıştay Savcısı : Fahrünnisa Tunca

Düşüncesi : 657 sayılı Yasa'nın 127.maddesinde bu kanunun 125.maddesinde sayılan fiil ve halleri işleyenler hakkında belirtilen süreler içinde disiplin soruşturması başlatılması gerektiği, 128.maddesinde de soruşturmanın tamamlanmasından sonra disiplin amirleri veya kurullarca disiplin cezasının verileceği kurala bağlanmış Disiplin Kurulları ve Disiplin Amirleri Hakkında Yönetmelikte'de paralel hükümler yer almış Yönetmeliğin 10.maddesinde disiplin amirlerinin memurların uyarma, kınama, aylıktan kesme, kademe ilerlemesinin durdurulması ve memurluktan çıkarma cezalarından biriyle cezalandırılması gereken disipline aykırı davranışlarını öğrendikleri tarihten itibaren kanunen belli süreler içinde disiplin soruşturmasını başlatarak, gerekli cezayı uygulayarak disiplin cezası verme yetkisinin zamanaşımına uğramasını önlemek sorumluluğunda oldukları belirtilmiştir.

Bu hükümlerin incelenmesinden; herhangi bir fiilin işlenildiğinin öğrenilmesi halinde disiplin amirince bir soruşturmacı atanarak ayrıntılı bir soruşturma yapılmasının sağlanması gerektiği, soruşturmacı atanmadan ve yöntemine uygun bir soruşturma yapılmadan disiplin cezası verilemeyeceği sonucuna varılmaktadır.

Temyiz istemi ile incelenmekte olan dava dosyasında, Vergi Dairesinde memur olan davacı hakkında Vergi Dairesi Müdür vekili tarafından alınan savunmaya dayalı olarak verilen disiplin cezasının soruşturmanın eksik olduğu gerekçesiyle iptal edildiği anlaşılmaktadır.

Olayda bağımsız bir soruşturmacı atanmadan ve usulüne uygun bir soruşturma yapılmadan disiplin cezası verilmesi hukuka aykırı bulunmaktadır.

Açıklanan nedenle, Mahkeme kararının bu gerekçeyle onanmasının uygun olacağı düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay Onikinci Dairesince işin gereği düşünüldü:

İdare ve Vergi Mahkemeleri tarafından verilen kararların temyiz yolu ile incelenerek bozulabilmeleri 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49. maddesinde belirtilen nedenlerden birinin bulunması halinde mümkündür. İstanbul 3. İdare Mahkemesince verilen 25.1.2002 günlü, E:2000/1595, K:2002/48 sayılı karar ve dayandığı gerekçe hukuk ve usule uygun olup bozulmasını gerektirecek bir sebep de bulunmadığından temyiz isteminin reddi ile anılan kararın onanmasına, temyiz giderlerinin istemde bulunan davalı idare üzerinde bırakılmasına, 18.11.2005 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (D.12.D K:2005/4113 E:2002/2424)

52-       657 sayılı kanunun 126.maddesine göre, müfettişçe verilen ve disiplin kurullarınca aynen kabul edilen cezanın atanmaya yetkili amir tarafınadan değiştirilmesi olanağı olmadığı gibi, aylıktan kesme cezası verilmesi durumunda da bu cezayı vermeye yetkili amirin takdir yetkisini kaldıracak biçimde karar verilmesinde isabet bulunmadığı hk.

Temyiz İsteminde Bulunan (Davalı): Sanayi ve Ticaret Bakanlığı

Karşı Taraf : ...

İsteğin Özeti : ... İdare Mahkemesinin ... günlü, ... sayılı kararının dilekçede yazılı nedenlerle temyizen incelenerek bozulması isteminden ibarettir.

Savunmanın Özeti : Temyizi istenen kararın usul ve kanuna uygun olduğu, bu nedenle istemin reddi gerekeceği yolundadır.

Danıştay Tetkik Hakimi : Egemen Devrim Durmuş

Düşüncesi : İdare Mahkemesince verilen karar ve dayandığı gerekçe hukuk ve usule uygun olup, bozulmasını gerektirecek bir neden de bulunmadığından anılan kararın onanması gerektiği düşünülmüştür.

Danıştay Savcısı : E.Nur Necef

Düşüncesi :... İdare Mahkemesinin ... günlü ve ... sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

Uyuşmazlık, davacının 1/30 oranında aylıktan kesme cezası ile cezalandırılmasına ilişkin işlemden doğmuştur.

657 sayılı Yasanın 125/D-ı maddesinde; Görevin yerine getirilmesinde dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayırımı yapmak, kişilerin yarar ve zararını hedef tutan davranışlarda bulunmak, "kademe ilerlemesinin durdurulması cezasını gerektiren fiil ve haller arasında sayılmış, aynı Yasanın 125/c-ç maddesinde de; Kasıtlı olarak; verilen emir ve görevleri tam ve zararında yapmamak, görev mahallinde kurumlarca belirlenen usul ve esasları yerine getirmemek, görevle ilgili resmi belge, araç ve gereçleri korumamak, bakımını yapmamak, hor kullanmak" aylıktan kesme cezasını gerektiren fiil ve haller arasında sayılmıştır.

Öte yandan, 657 sayılı Yasanın, "Disiplin cezası vermeye yetkili amir ve kurallar" başlıklı 126.maddesinde ise; Uyarma kınama ve aylıktan kesme cezaları disiplin amirleri tarafından; kademe ilerlemesinin durdurulması cezası, memurun bağlı olduğu kurumdaki disiplin kurulun kararı alındıktan sonra, atamaya yetkili amirler, il disiplin kurullarının kararına dayanan hallerde Valiler tarafından verilir. Disiplin Kurulu ve Yüksek Disiplin Kurulunun ayrı bir ceza tayinine yetkisi yoktur. Cezayı kabul veya reddeder. Ret halinde atamaya yetkili amirler 15 gün içinde başka bir disiplin cezası vermekte serbesttirler" kuralına yer verilmiştir.

Olayda da; davacı hakkında yapılan soruşturma sonucunda "kademe ilerlemesinin durdurulması" cezasıyla cezalandırılması gerektiği sonucuna varılmakla birlikte disiplin kurulu kararının atamaya yetkili amir olan Bakan tarafından yeniden değerlendirilerek ilgilinin sicil ve disiplin durumu dikkate alınıp bir alt ceza olan aylıktan kesme cezası ile cezalandırıldığı anlaşılmaktadır.
Anılan 126 ncı madde hükmünden anlaşılacağı üzere disiplin kurulunca aynen kabul edilen cezanın atamaya yetkili amir tarafından değiştirilemiyeceği kuşkusuzdur.

Ancak, davacının eyleminin aylıktan kesme cezasını gerektirmekteysede disiplin kurulu kararının ilgili Bakan tarafından değiştirilemeyeceği anılan Yasa hükmü gereği olduğu gibi davacıya aylıktan kesme cezası önerilmesi durumunda idare mahkemesinin söz konusu kararıyla bu cezayı vermeye yetkili amirin takdir yetkisini ortadan kaldırarak bir alt ceza verilmesi yolundaki gerekçesinde de hukuki isabet bulunmamaktadır.

Belirtilen nedenlerle, temyiz isteminin kabulüyle aksi yöndeki mahkeme kararının bozulmasının uygun olduğu düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay Onikinci Dairesince işin gereği düşünüldü:

Dava, Karaman Sanayi ve Ticaret İl Müdürü olan davacının, 1/30 oranında aylıktan kesme cezası ile cezalandırılmasına ilişkin ... günlü ve ... sayılı işlemin iptali istemiyle açılmıştır.
... İdare Mahkemesinin ... günlü, ... sayılı kararıyla; dava ve soruşturma dosyasının birlikte incelenmesinden, Karaman Sanayi ve Ticaret İl Müdürü olan davacının, Periyodik muayene zamanı geçen ve cezalı duruma düşen ölçü aleti sahiplerine idari para cezası verilmediği iddiası ile ilgili olarak hakkında düzenlenen soruşturma raporunda, bazı belediye ve şirketlerden 4.8.2000 tarihine kadar muayenelerini yaptırmalarının istenildiği, oysa bunlardan ... Belediyesinin 4.2.2000, ... Belediyesinin 11.5.2000 gününde muayene için müracaat ettikleri, bu müracaatlar üzerine, Ölçü ve Ölçü Aletlerini Muayene Yönetmeliğinin 9.maddesi gereğince, belediyelere muayene gününü belirleyen belge verilmesi ve ayrıca zamanında müracaat etmediği, 11.5.2000 günlü müracaatından anlaşılan ... Belediyesine para cezası uygulanması gerekirken bunların yapılmadığı, hem belirtilen hem de başka kuruluşların muayene kartlarında en son muayenenin 1998 yılında yapıldığı ve halen 2000 yılının periyodik muamelerinin ve damgalarının yapılmadığı bu nedenle periyodik muayene zamanında müracatta bulunmayan ölçü aleti sahiplerine ceza uygulamayan davacının bu fiilinin, 657 sayılı Yasanın 125/D-ı maddesi kapsamında değerlendirilmek suretiyle dosyanın disiplin kuruluna gönderildiğinin anlaşıldığı, anılan kurulca muhakikçe getirilen teklif aynen kabul edilerek Bakanlık makamına sunulması üzerine ilgili bakan tarafından davacıya 657 sayılı Yasanın 125/C maddesine göre 1/30 oranında aylıktan kesme cezasının verildiğinin anlaşıldığı, uyuşmazlık konusu olayda, davacı hakkında düzenlenen soruşturma raporunda; adı geçenin, ölçü ve tartı aletlerinin periyodik muayene müracaatını zamanında yapmayan ve Ayar Kanunu uyarınca cezalı duruma düşen kişi ve kuruluşlara idari para cezası uygulamaması fiilinin, 657 sayılı Yasanın 125/D-ı maddesinde belirtilen; "Görevin yerine getirilmesinde kişilerin yarar ve zararını hedef tutan davranışlarda bulunmak." fiili kapsamında değerlendirilip, getirilen teklif disiplin kurulunca aynen kabul edilmiş ise de, aynı soruşturma raporunda, davacının sözkonusu fiili nedeniyle kişisel menfaat sağladığı yönünde bir kanaat oluşmadığından hakkında ayrıca ceza takibatına yönelik bir soruşturma teklifine gerek görülmediğinin belirtildiği, ayrıca yukarıda bahsedilen durumun, müdür ve memur arasındaki sürtüşmeden kaynaklandığının düşünüldüğü belirtildiğinden, 657 sayılı Yasanın 125/D-ı maddesindeki fiilin gerçekleştiğinden bahsetmeye olanak bulunmadığı, bu halde, davacı tarafından, muayene yılının Ocak ayının başından Şubat ayının sonuna kadar müracaat etmeyen ölçü ve ölçü aletleri sahipleri veya ilgilileri hakkında müracaat etmediklerinin anlaşılması karşısında, 3516 sayılı Yasanın 15/b maddesi gereğince idari para cezası uygulanması gerektiği halde, esas itibariyle müdür ve memur arasındaki sürtüşmeden kaynaklanan nedenlerden dolayı Şubat ayı sonundan sonra müracaat edenlere ceza uygulanmadığı hususunun açık olduğu, bu fiilin 657 sayılı Yasanın 125/C-a maddesinde belirtilen, kasıtlı olarak verilen emir ve görevleri tam ve zamanında yapmamak, görev mahallinde kurumlarca belirlenen usul ve esasları yerine getirmemek fiiline tekabül ettiğinin açık olduğu, diğer yandan, disiplin kurulunca "kademe ilerlemesinin durdurulması" yönünde getirilen teklifin aynen kabul edilmesi üzerine atamaya yetkili amir olan Bakan tarafından alt ceza unsurları gözönünde bulundurularak 1/30 oranında aylıktan kesme cezasının verildiğinin anlaşıldığı, bu nedenle, davacının fiili 657 sayılı Yasanın 125/C-a maddesine tekabül ettiğinden hakkında yapılan soruşturma sonucu, kademe ilerlemesinin durdurulması cezası önerilmesi ve disiplin kurulunca da getirilen teklif aynen kabul edilmek suretiyle atamaya yetkili amir onayına sunulmasında hukuka uyarlık görülmediği, bu durumda, davacının fiiline uyan 657 sayılı Yasanın 125/C-a maddesine tekabül eden disiplin cezasının önerilmesi ve teklif edilen cezanın disiplin kurulunda değerlendirildikten sonra atamaya yetkili amir olan Bakan tarafından alt ceza unsurları da değerlendirilmek suretiyle bir derece hafif olan cezanın verilmesi gerekirken aylıktan kesme cezası verilmesine ilişkin dava konusu işlemde hukuka ve mevzuata uyarlık görülmediği gerekçesiyle dava konusu işlemin iptaline karar verilmiştir.

Davalı idare, dava konusu işlemin hukuka uygun olarak tesis edildiğini, kararın usul ve yasaya aykırı olduğunu öne sürmekte ve idare Mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.
657 sayılı Yasanın 125/D-ı maddesinde; "Görevin yerine getirilmesinde dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayrımı yapmak, kişilerin yarar ve zararını hedef tutan davranışlarda bulunmak." kademe ilerlemesinin durdurulması cezasını gerektiren fiil ve haller arasında sayılmış, aynı Yasanın 125/C-a maddesinde de; "Kasıtlı olarak; verilen emir ve görevleri tam ve zamanında yapmamak, görev mahallinde kurumlarca belirlenen usul ve esasları yerine getirmemek, görevle ilgili resmi belge, araç ve gereçeleri korumamak, bakımını yapmamak, hor kullanmak." aylıktan kesme cezasını gerektiren fiil ve haller arasında sayılmıştır.

Öte yandan, 657 sayılı Yasanın, "Disiplin cezası vermeye yetkili amir ve kurullar" başlıklı 126.maddesinde ise; "Uyarma, kınama ve aylıktan kesme cezaları disiplin amirleri tarafından; kademe ilerlemesinin durdurulması cezası, memurun bağlı olduğu kurumdaki disiplin kurulunun kararı alındıktan sonra, atamaya yetkili amirler, il disiplin kurullarının kararına dayanan hallerde Valiler tarafından verilir. Disiplin Kurulu ve yüksek disiplin kurulunun ayrı bir ceza tayinine yetkisi yoktur, cezayı kabul veya reddeder. Ret halinde atamaya yetkili amirler 15 gün içinde başka bir disiplin cezası vermekte serbesttirler." hükmüne yer verilmiştir.

Dava dosyasının incelenmesinden; davacı hakkında yapılan soruşturma sonucunda "kademe ilerlemesinin durdurulması" cezasıyla cezalandırılması gerektiği sonucuna varılmakla birlikte disiplin kurulu kararının atamaya yetkili amir olan Bakan tarafından yeniden değerlendirilerek ilgilinin sicil ve disiplin durumu dikkate alınıp bir alt ceza olan aylıktan kesme cezası ile cezalandırıldığı anlaşılmıştır.
Yukarıda anılan 657 sayılı Yasanın 126.maddesinde; önerilen ve disiplin kurulunca aynen kabul edilen cezanın atamaya yetkili amir tarafından değiştirilemeyeceği açıkca hükme bağlanmış olup, İdare Mahkemesince olayın değerlendirilmesi sonucunda davacının eyleminin aylıktan kesme cezasını gerektirdiği sonucuna varılmasında isabetsizlik bulunmamakla birlikte, disiplin kurulu kararının ilgili Bakan tarafından değiştirilmesinin uygun görülmesine dair gerekçesinde hukuka uyarlık görülmediği gibi, kararın yukarıda belirtilen gerekçesine uygun olarak davacıya aylıktan kesme cezası önerilmesi durumunda, bu cezayı vermeye yetkili amirin takdir yetkisini ortadan kaldıracak biçimde bir alt ceza verilmesi gerektiği yolundaki gerekçesinde isabet görülmemiştir.

Sonuç olarak, davacının eylemine uygun aylıktan kesme cezasıyla cezalandırılmasında isabetsizlik bulunmamakla birlikte kınama cezasının verilmesi gerektiği sonucunu doğuracak şekilde işlemin iptali yolundaki Mahkeme kararı hukuken isabetli bulunmadığından davalı idarenin temyiz isteminin kabulüyle, ... İdare Mahkemesince verilen ... günlü, ... sayılı kararın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49.maddesinin 1/b fıkrası uyarınca bozulmasına, 20.3.2003 tarihinde oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY

Temyiz isteminin reddi ile hukuk ve usule uygun bulunan İdare Mahkemesi kararının onanması gerektiği görüşüyle çoğunluk kararına karşıyım. (D.12.D K:2003/672 E:2003/497)

53-      Davacının, zaman zaman okulda, okula gelişinde ve okuldan çıkışında türbanlı olduğu yolunda beyanların olduğu, ayrıca disiplin cezası affı kapsamına girmekle birlikte benzer eylemleri nedeniyle daha önce almış olduğu iki ayrı disiplin cezasının bulunduğu ve yönetici olarak görev yapacağı eğitim ve öğretim kurumunda öğrenim görenlerin yaşlarının küçüklüğü itibariyle mantıksal değerlendirme ve çıkarım yapma çağından uzak oldukları hususları birlikte değerlendirildiğinde; bulunduğu ortam içerisinde ve eğitim-öğretimin bir şekilde yansımasının oluştuğu dışsal çevrede en iyi örnek konumunda olması gereken davacının, okula geliş ve gidişleri sırasında da olsa çağdaş eğitim ve öğretimle ilgili gerek anayasa ve gerekse milli eğitim temel kanunuyla getirilen temel ilkelere aykırı davrandığı sabit olduğundan, yöneticilik görevine henüz başlamadan bu görevinden alınarak öğretmen olarak atanmasına ilişkin işlemde hukuka, kamu yararı ve hizmet gereklerine aykırılık bulunmadığı hk.


Temyiz İsteminde Bulunan (Davalı) : Ankara Valiliği

Karşı Taraf : ...

İsteğin Özeti : Ankara 6. İdare Mahkemesi'nin 22.3.2002 günlü, E:2001/1604, K:2002/329 sayılı kararının dilekçede yazılı nedenlerle temyizen incelenerek bozulması isteminden ibarettir.
Cevabın Özeti :Temyizi istenen kararın yöntem ve yasaya uygun olduğu, bu nedenle istemin reddi gerekeceği yolundadır.

Danıştay Tetkik Hakimi : Vahit Kınalıtaş

Düşüncesi : İdare Mahkemesince verilen karar ve dayandığı gerekçe hukuk ve usule uygun olup, bozulmasını gerektirecek bir neden de bulunmadığından anılan kararın onanması gerektiği düşünülmektedir.

Danıştay Savcısı : E. Nur Necef

Düşüncesi : İdare ve vergi mahkemelerince verilen kararların temyizen incelenerek bozulabilmesi için, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49 uncu maddesinin birinci fıkrasında belirtilen nedenlerin bulunması gerekmektedir.

Temyiz dilekçesinde öne sürülen hususlar, söz konusu maddede yazılı nedenlerden hiçbirisine uymadığından, istemin reddi ile temyiz edilen Mahkeme kararının onanmasının uygun olacağı düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA

Dava, Gölbaşı ... Anaokulu Müdürü olan davacının, göreve başlamadan bu görevden alınarak Mamak... Köyü İlköğretim Okuluna Çocuk Gelişimi Öğretmeni olarak atanmasına ilişkin 17.8.2001 günlü, 231-1/3066 sayılı işlemin iptali istemiyle açılmıştır.

Ankara 6. İdare Mahkemesi'nin 22.3.2002 günlü, E:2001/1604, K:2002/329 sayılı kararıyla; "davacının Altındağ ... İlköğretim Okulunda öğretmen olarak görev yapmakta iken Gölbaşı ... Anaokulu Müdürü olarak atanması nedeniyle 5.7.2001 tarihinde bu okul ile ilişiğinin kesildiği, yeni atandığı okulu görmek ve göreve başlamak üzere aynı gün Gölbaşı ... Garnizonuna gittiği, Garnizondan içeri girmek için buradaki görevlilere beyan ettiği kimliğindeki resimde başı kapalı olduğu için içeri alınmadığı, bunun dışında başka kimlik tespiti yapılamadığından müdürlük görevine başlatılmadığı; durumun Gölbaşı İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne bildirilmesi üzerine İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'nce verilen 6.7.2001 günlü, 410/3889 sayılı onay üzerine davacı hakkında soruşturma açıldığı, soruşturma sonucu düzenlenen 31.7.2001 günlü, 410/357 sayılı raporda davacı hakkında disiplin yönünden 657 sayılı Yasanın 125/C (a-ı) maddesi gereğince 1/30 oranında aylıktan kesme cezası; İdari yönden ise, yöneticilik görevinin üzerinden alınarak il içerisindeki bir başka yere öğretmen olarak görevlendirilmesinin teklif edildiği, bu teklif uyarınca Ankara Valiliği'nin 17.8.2001 günlü, 231-1/3066 sayılı işlemiyle Gölbaşı ... Anaokulu Müdürlüğü görevinden alınarak Mamak ... Köyü İlköğretim Okuluna Çocuk Gelişimi Öğretmeni olarak ataması yapılmış ise de; davacının daha önce görev yaptığı Altındağ ... İlköğretim Okulu Müdürü ... ile bu okulda hizmetli olarak görev yapan ...'ın yazılı ifadelerinde, adı geçen öğretmenin okul içerisinde başı açık olduğu, ancak zaman zaman okula gelişinde ve okuldan çıkışında başını kapattığını beyan ettikleri; davacının ise, başı kapalı olan resmini öğretmen olmadan önce 15.10.1991 tarihinde Bitlis'in ... ilçesinde çektirdiğini, Kılık Kıyafet Yönetmeliğine uygun ve başı açık olarak 1997 tarihinde Altındağ ... İlköğretim Okulundan almış olduğu öğretmenlik kimliğini kayıp ettiğinden ... Garnizonundaki kapı nöbetçisine ibraz edemediği, öğretmenlik görevi süresince Kılık-Kıyafet Yönetmeliği hükümlerine aykırı hareket etmediğini belirterek Altındağ İlçe Nüfus Müdürlüğünden 5.4.1999 tarihinde aldığı başı açık olan nüfus cüzdanını dava dilekçesine ekli olarak sunduğu dikkate alındığında, davacının yeni atandığı okulu görmesi ve müdürlük görevine başlaması amacıyla 5.7.2001 Perşembe günü gittiği Gölbaşı ... Garnizonundaki kapı nöbetçisinin davacıyı içeriye almayış sebebinin o anda başı kapalı olmasından değil, daha önce almış olduğu kimliğindeki resminde başının kapalı olmasından kaynaklandığı görülmekte olup salt bu husus sebep alınarak davacının yeni atandığı müdürlük görevine hiç başlatılmadan öğretmenlik görevine atanmasına ilişkin dava konusu işlemde sebep unsuru yönünden hukuka uyarlık görülmediği" gerekçesiyle dava konusu işlemin iptaline hükmedilmiştir.

Davalı idare, dava konusu işlemin hukuka uygun olduğunu öne sürmekte ve İdare Mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.

5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 8/c maddesinde, maddede belirtilen bütün memurların lüzumu halinde il içinde nakil ve tahvillerinin mensup oldukları il idare şube başkanlarının inhası üzerine Valiler tarafından icra edilmekle beraber mensup oldukları bakanlık veya genel müdürlüklere sebepleriyle bildirileceği hükme bağlanmıştır.

Anılan madde ile memurların naklen atanmaları konusunda idareye takdir yetkisi tanındığı açık olup, bu yetkinin ancak kamu yararı ve hizmet gerekleri gözardı edilerek kullanıldığının kanıtlanması ya da idari yargı merciince saptanması halinde, dava konusu idari işlemin sebep ve maksat yönlerinden hukuka aykırılığı nedeniyle iptalini gerektireceği yerleşmiş yargısal içtihatlarla kabul edilmiş bulunmaktadır.

Dosyanın incelenmesinden, davacının Altındağ ... İlköğretim Okulunda öğretmen olarak görev yapmakta iken Gölbaşı ... Anaokulu Müdürü olarak atanması nedeniyle 5.7.2001 tarihinde bu okul ile ilişiğinin kesildiği, yeni atandığı okulu görmek ve göreve başlamak üzere aynı gün Gölbaşı ... Garnizonuna gittiği, Garnizondan içeri girmek için buradaki görevlilere beyan ettiği kimliğindeki resimde türbanlı olduğu için içeri alınmadığı, bunun dışında başka kimlik tespiti yapılamadığından müdürlük görevine başlatılmadığı; durumun Gölbaşı İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne bildirilmesi üzerine İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'nce verilen 6.7.2001 günlü, 410/3889 sayılı onay üzerine davacı hakkında soruşturma açıldığı, soruşturma sonucu düzenlenen 31.7.2001 günlü, 410/357 sayılı raporda davacı hakkında disiplin yönünden 657 sayılı Yasanın 125/C (a-ı) maddesi gereğince 1/30 oranında aylıktan kesme cezası; İdari yönden ise, yöneticilik görevinin üzerinden alınarak il içerisindeki bir başka yere öğretmen olarak görevlendirilmesinin teklif edildiği, bu teklif uyarınca Ankara Valiliği'nin 17.8.2001 günlü, 231-1/3066 sayılı işlemiyle Gölbaşı ... Anaokulu Müdürlüğü görevinden alınarak Mamak ... Köyü İlköğretim Okuluna Çocuk Gelişimi Öğretmeni olarak atamasının yapıldığı anlaşılmaktadır.

Anayasa'nın 176 ncı maddesine göre, Anayasa'nın dayandığı temel görüş ve ilkeleri belirten Başlangıç kısmı Anayasa metni kapsamında olup, başlangıç, Anayasa'nın dayandığı temel görüş ve ilkeleri içermekle Anayasa maddelerinin amacını ve yönünü belirleyen bir kaynaktır. Anayasa'nın Başlangıcı'nda, Atatürk'ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O'nun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda; Türkiye Cumhuriyeti'nin çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde; hiçbir düşünce ve görüşün Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılaplarıyla medeniyetçiliği karşısında korunma göremeyeceği ve laiklik ilkesi gereği kutsal din duygularının Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı; her Türk vatandaşının medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirmek hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu fikir, inanç ve kararıyla anlaşılması, sözüne ve ruhuna bu yönlerde de saygı gösterilmesi, mutlak bir sadakatle yorumlanıp uygulanması gerektiğini bildirmesi de bu niteliğinin kanıtıdır.

Anayasa'nın 130 uncu maddesinde öngörülen "çağdaş eğitim-öğretim esaslarına dayanan" düzenin, laiklik ilkesinin gözardı edildiği bir ortam olması mümkün değildir. Devletin varlığı ve bağımsızlığı, ulusun ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği aleyhine davranılamayacağını da içeren bu maddenin, ulusallık, bağımsızlık ve ulusal birlik için katkılarının laikliği dışarda bırakması düşünülemeyeceği gibi aklın ve gözlemin yönlendirdiği bilimsel çalışmaya katılacak kimselerin de bilimsel gerekler dışında bir etkiyle karşılaşmaksızın yetiştirilmeleri gerekir ve eğitim, yalnız bilimsel istemler doğrultusunda yapılması, dogmalardan ve bilime ters düşen etkilerden uzak tutulmasıyla sağlanır.

Anayasa'nın "Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi" başlıklı 42 nci maddesinin 3 üncü fıkrasında da, eğitim ve öğretimin Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılacağı, bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamayacağı belirtildikten sonra, dördüncü fıkrasında, eğitim ve öğretim hürriyetinin, Anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldıramayacağı vurgulanarak Başlangıç'taki ilkelere bağlılık pekiştirilmiş olup, eğitim ve öğretim faaliyetinin temel ilkelerinin; Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık, laiklik, çağdaşlık ve bilimsellik olduğu çekişmesizdir.

Öte yandan, 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu'nun 2 nci maddesinde, Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan; insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar; beden, zihin, ahlak, ruh ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere, hür ve bilimsel düşünme gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı, kişilik ve teşebbüse değer veren, topluma karşı sorumluluk duyan; yapıcı, yaratıcı ve verimli kişiler olarak yetiştirmek; İlgi, istidat ve kabiliyetlerini geliştirerek gerekli bilgi, beceri, davranışlar ve birlikte iş görme alışkanlığı kazandırmak suretiyle hayata hazırlamak ve onların, kendilerini mutlu kılacak ve toplumun mutluluğuna katkıda bulunacak bir meslek sahibi olmalarını sağlamak; böylece bir yandan Türk vatandaşlarının ve Türk toplumunun refah ve mutluluğunu arttırmak; öte yandan milli birlik ve bütünlük içinde iktisadi, sosyal ve kültürel kalkınmayı desteklemek ve hızlandırmak ve nihayet Türk Milletini çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı, seçkin bir ortağı yapmak Türk Milli Eğitiminin genel amacı olarak belirlenmiştir.

Anılan Kanun'un 10 uncu maddesinin 1 inci fıkrasında da; eğitim sistemimizin her derece ve türü ile ilgili ders programlarının hazırlanıp uygulanmasında ve her türlü eğitim faaliyetlerinde Atatürk inkılap ve ilkeleri ve Anayasada ifadesini bulmuş olan Atatürk milliyetçiliğinin temel olarak alınacağı, milli ahlak ve milli kültürün bozulup yozlaşmadan kendimize has şekli ile evrensel kültür içinde korunup geliştirilmesine ve öğretilmesine önem verileceği; 12 nci maddesinde, Türk milli eğitiminde laikliğin esas olduğu din kültürü ve ahlak öğretiminin ilköğretim okulları ile lise ve dengi okullarda okutulan zorunlu dersler arasında yer alacağı ve 43 üncü maddesinin 1 inci fıkrasında ise, öğretmenliğin, Devletin eğitim, öğretim ve bununla ilgili yönetim görevlerini üzerine alan özel bir ihtisas mesleği olduğu, öğretmenlerin bu görevlerini Türk Milli Eğitiminin amaçlarına ve temel ilkelerine uygun olarak ifa etmekle yükümlü olduklarına işaret edilmiştir.

Öte yandan, eğitim ve öğretim hizmetinin verilmesi sırasında; öğreticilerin bilgi ve görgü ile davranışları kadar görünümlerinin de öğrenen kişiler üzerinde bir etki yaratacağı şüphesiz olup, görevi gereği eğitim ve öğretim faaliyeti ile ilgili bir alanda çalışan kamu görevlisinin, yukarıda hüküm ve açıklamalarına yer verilen yasal düzenlemelerde belirtilen bu temel ilkelere aykırılık oluşturabilecek tutum ve davranışlardan kaçınması gerekeceği de muhakkaktır.

Buna göre; davacının daha önce görev yaptığı Altındağ ... İlköğretim Okulu Müdürü ... ile bu okulda hizmetli olarak görev yapan ...; her ne kadar davacının okul içerisinde başı açık olarak hizmet verdiğini belirtiyorlarsa da, zaman zaman okulda, okula gelişinde ve okuldan çıkışında türbanlı olduğu yolunda beyanlarının da olduğu, ayrıca davacının disiplin cezası affı kapsamına girmekle birlikte benzer eylemleri nedeniyle daha önce almış olduğu iki ayrı disiplin cezasının bulunduğu ve yönetici olarak görev yapacağı eğitim ve öğretim kurumunda öğrenim görenlerin yaşlarının küçüklüğü itibariyle mantıksal değerlendirme ve çıkarım yapma çağından uzak oldukları hususları birlikte değerlendirildiğinde; bulunduğu ortam içerisinde ve eğitim-öğretimin bir şekilde yansımasının oluştuğu dışsal çevrede en iyi örnek konumunda olması gereken davacının, okula geliş ve gidişleri sırasında da olsa yukarıda hüküm ve açıklamalarına yer verilen yasal düzenlemelerde belirtilen bu temel ilkelere aykırı davrandığı sabit olduğundan, bu göreve başlamadan Gölbaşı ... Anaokulu Müdürlüğü görevinden alınarak Mamak ... Köyü İlköğretim Okuluna Çocuk Gelişimi Öğretmeni olarak atanmasına ilişkin işlemde hukuka, kamu yararı ve hizmet gereklerine aykırılık ve İdare Mahkemesi kararında hukuki isabet bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, temyiz isteminin kabulüyle Ankara 6. İdare Mahkemesi'nin 22.3.2002 günlü, E:2001/1604, K:2002/329 sayılı kararının 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49. maddesinin 1/b. fıkrası uyarınca bozulmasına, aynı maddenin 3622 sayılı Kanun'la değişik 3. fıkrası gereğince ve yukarıda belirtilen hususlar da gözetilerek yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın adı geçen Mahkeme'ye gönderilmesine, 26.10.2005 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY

İdare Mahkemesince verilen karar ve dayandığı gerekçe hukuk ve usule uygun olup, bozulmasını gerektirecek bir neden de bulunmadığından anılan kararın onanması gerektiği görüşüyle çoğunluk kararına katılmıyorum. (D.12.D K:2005/3366 E:2004/4051)

54-                         Müsteşar yardımcısı olan davacının, "uygun görüşle arz" yazısı ve ilgili onaydaki parafının bulunmasının yalan ve yanlış beyan olarak kabul edilemeyeceği, bu nedenle de 657 sayılı kanunun 125/c-d maddesi gereğince aylıktan kesme cezası verilemeyeceği hk.


Temyiz İsteminde Bulunan (Davalı): Milli Savunma Bakanlığı

Karşı Taraf : ?

Vekili : Av. ?

İsteğin Özeti : Dava, Savunma Sanayii Müsteşarlığında Müsteşar Yardımcısı olarak görev yapan davacının, 657 sayılı Kanunun 125/C-d maddesi uyarınca 1/16 oranında aylıktan kesme cezası ile cezalandırılmasına ilişkin işlemin iptali istemiyle açılmıştır.

Ankara 10.İdare Mahkemesinin 27.2.2002 günlü, E:2001/1068, K:2002/264 sayılı kararıyla; dava dosyasının incelenmesinden, Savunma Sanayii Müşteşar Yardımcısı ve Eğitim Komisyonu Başkanı olan davacının, hakkında açılan soruşturma neticesinde; ?, ?, ? ve ? adlı personelin 1999 yılı Bütçe Kanunu, Bütçe Uygulama Talimatı ve Yetiştirilmek Amacıyla Yurt Dışına Gönderilecek Devlet Memurları Hakkında Yönetmeliğe aykırı olarak Yurt dışına gönderilmesinde yalan beyanda bulunarak amirlerini yanılttığı hususunun sübuta erdiğinden bahisle 657 sayılı Yasanın 125/C-d maddesi uyarınca 1/16 oranında aylıktan kesme cezası ile cezalandırıldığının anlaşıldığı, 657 sayılı Yasanın 12/C-d maddesine göre disiplin cezası verilebilmesi için öncelikle bir beyanın varlığı ve bu beyanın da yalan ve yanlış olduğunun tesbitinin zorunlu olduğu, dava konusu olayda, davacının başkanı olduğu komisyon kararı ve Yurt dışına gönderme onaylarındaki parafın beyan olarak nitelendirilmesinin mümkün görülmediği, bu durumda, kurumun en üst amiri olan Savunma Sanayii Müsteşarı tarafından onaylanarak yürürlüğe giren ve halen yürürlükte bulunan yönergede anılan şartları büyük çoğunlukla taşıyan personelin ilgili birim amirlerinin ve Müsteşarın teklifi ve bakanın onayı ile Yurt dışına gönderildiğinin anlaşıldığı, Yurt dışına gönderme işlemindeki eylemi sadece "uygun görüşle arz" yazısı ve ilgili onaydaki parafla sınırlı olan davacının, bu eylemi nedeniyle amirlerine yalan ve yanlış beyanın verildiğinden söz etmeye imkan bulunmadığı gerekçesiyle dava konusu işlemin iptaline karar verilmiştir.

Davalı idare, tesis edilen dava konusu işlemin hukuka uygun olduğunu, kararın usul ve yasaya aykırı olduğunu öne sürmekte ve İdare Mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.

Savunmanın Özeti : Savunma verilmemiştir.

Danıştay Tetkik Hakimi : Egemen Devrim Durmuş

Düşüncesi : İdare Mahkemesince verilen karar ve dayandığı gerekçe hukuk ve usule uygun olup, bozulmasını gerektirecek bir neden de bulunmadığından anılan kararın onanması gerektiği düşünülmüştür.

Danıştay Savcısı : Efser Koçakoğlu

Düşüncesi : İdare ve vergi mahkemelerince verilen kararların temyizen incelenerek bozulabilmesi için, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49 uncu maddesinin birinci fıkrasında belirtilen nedenlerin bulunması gerekmektedir.

Temyiz dilekçesinde öne sürülen hususlar, söz konusu maddede yazılı nedenlerden hiçbirisine uymadığından, istemin reddi ile temyiz edilen Mahkeme kararının onanmasının uygun olacağı düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay Onikinci Dairesince işin gereği düşünüldü:

İdare ve Vergi Mahkemeleri tarafından verilen kararların temyiz yolu ile incelenerek bozulabilmeleri 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49. maddesinde belirtilen nedenlerden birinin bulunması halinde mümkündür. Ankara 10.İdare Mahkemesince verilen 27.2.2002 günlü, E:2001/1068, K:2002/264 sayılı karar ve dayandığı gerekçe hukuk ve usule uygun olup bozulmasını gerektirecek bir sebep de bulunmadığından temyiz isteminin reddi ile anılan kararın onanmasına, temyiz giderlerinin istemde bulunan davalı idare üzerinde bırakılmasına, 25.5.2004 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (D.12.D K:2004/1846 E:2002/2363)

 

55-                        Usule uygun yapılmayan soruşturma sonucu davacıya verilen kademe ilerlemesinin durdurulması cezasında hukuka uyarlık bulunmadığı hk.


Temyiz İsteminde Bulunan (Davalı): İstanbul Valiliği

Karşı Taraf : ?

İsteğin Özeti : Davacının, ? Halk Eğitim Merkezi Müdürü olarak görev yapmakta iken işlediği iddia edilen disiplin suçu nedeniyle 657 sayılı Yasanın 125/D-n maddesi uyarınca 1 yıl kademe ilerlemesinin durdurulması cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin 1.5.2001 günlü işlemin iptali istemiyle dava açılmıştır.

İstanbul 2. İdare Mahkemesinin 29.3.2002 günlü, E:2001/982, K:2002/444 sayılı kararıyla; dosyanın incelenmesinden; davacının, ? Halk Eğitim Merkezi Müdürü olarak görev yapmakta iken 8.6.2000 tarihinde yapılan öğretmenler toplantısında usta öğretici ?'ya soruşturma sırasında hakkında aleyhte ifade verdiği için kötü davrandığı, kuaförlük kursunda ücretli usta öğretici ?'in ? ile birlikte derse girmesini sağladığı, usta öğreticileri ve öğrencileri oyuncağı gibi gördüğü ve bir kursiyerle birlikte olduğu iddialarının incelenmesine yönelik olarak hakkında 10.10.2000 günlü soruşturma raporunun düzenlendiği, anılan raporda, davacının kuaförlük kursunda aynı sınıfta iki usta öğreticinin birlikte görev almasına neden olduğundan bahisle 657 sayılı Yasanın 125/A-c maddesi uyarınca uyarma cezasıyla cezalandırılmasının teklif edildiği, bu raporun bazı eksiklikleri bulunduğu belirtilerek ilköğretim Müfettişleri Başkanının 26.10.2000 günlü yazısıyla müfettişlere iade edildiği, aynı müfettişlerce 13.11.2000 günlü ikinci bir rapor düzenlendiği, bu raporun da aynı gerekçelerle ikinci kez iade edilmesi üzerine müfettişlerce yazılan 5.1.2001 günlü yazıda, raporda herhangi bir eksiklik bulunmadığının bildirildiği, ancak soruşturma dosyasının müfettişlere tekrar iade edilmesi üzerine 9.2.2001 günlü rapor tanzim edilerek davacının kademe ilerlemesinin durdurulması cezasıyla cezalandırılmasının önerildiği, olayda, iki müfettiş tarafından konuyla ilgili olarak alınan ifadeler ve toplanan bilgi ve belgeler değerlendirilip soruşturma yapılarak 10.10.2000 günlü raporun düzenlendiği, bu raporun İlköğretim Müfettişleri Başkanlığınca iade edilmesiyle başlayan süreçte aynı müfettişlerce dosya üzerinde yapılan inceleme sonucu aynı disiplin cezasının verilmesi önerisiyle düzenlenen soruşturma raporunun iki kez daha Başkanlığa sunulduğu, ancak Başkanlığın dördüncü kez konunun tekrar incelenmesi talebi doğrultusunda yine aynı müfettişlerce ve aynı dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda önerilen disiplin cezasının uyarma cezasından çok daha ağır olan kademe ilerlemesinin durdurulması cezasına çevrildiği, bu haliyle hakkında yapılan soruşturmanın usule uygun olduğundan söz etmeye olanak bulunmadığından davacıya disiplin cezası verilmesinde hukuka uyarlık görülmediği gerekçesiyle dava konusu işlem iptal edilmiştir.

Davalı idare, dava konusu işlemde usule ve mevzuata uyarlık bulunmadığını öne sürmekte ve İdare Mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.

Savunmanın Özeti : Savunma verilmemiştir.

Danıştay Tetkik Hakimi : Demet Özen

Düşüncesi : İdare Mahkemesince verilen karar ve dayandığı gerekçe hukuk ve usule uygun olup, bozulmasını gerektirecek bir neden de bulunmadığından anılan kararın onanması gerektiği düşünülmüştür.

Danıştay Savcısı : E.Nur Necef

Düşüncesi : İdare ve vergi mahkemelerince verilen kararların temyizen incelenerek bozulabilmesi için, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49 uncu maddesinin birinci fıkrasında belirtilen nedenlerin bulunması gerekmektedir.

Temyiz dilekçesinde öne sürülen hususlar, söz konusu maddede yazılı nedenlerden hiçbirisine uymadığından, istemin reddi ile temyiz edilen Mahkeme kararının onanmasının uygun olacağı düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay Onikinci Dairesince işin gereği düşünüldü:

İdare ve Vergi Mahkemeleri tarafından verilen kararların temyiz yolu ile incelenerek bozulabilmeleri 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49. maddesinde belirtilen nedenlerden birinin bulunması halinde mümkündür. İstanbul 2. İdare Mahkemesince verilen 29.3.2002 günlü, E:2001/982, K:2002/444 sayılı karar ve dayandığı gerekçe hukuk ve usule uygun olup bozulmasını gerektirecek bir sebep de bulunmadığından temyiz isteminin reddi ile anılan kararın onanmasına, temyiz giderlerinin istemde bulunan davalı idare üzerinde bırakılmasına, 4.7.2005 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (D.12.D K:2005/2793  E:2002/4822)

56-